ABD’deki University of California, Los Angeles (UCLA) çok enteresan bir lisans programı açıyor bu sonbaharda. Bölümün adı ‘Dijital Beşeri Bilimler’ (Digital Humanities). Edebiyat, tarih, kültür gibi alanlarda kodlama, veri analizi ve yapay zekayı bir araya getiriyor. Teknolojiyi sadece kullanabilen değil, anlayabilen kişiler yetiştirmeyi amaçlıyor. Yani bir teknoloji geliştirildiğinde bunun insanı ve toplumu nasıl etkilediğini anlayan uzmanlar yetiştirilecek. Bu bölümden mezunlar hem kod okumayı bilecek hem de analiz edebilecek. “Bu veri neden böyle?”, “Bu kodun içinde bir önyargı var mı?”, “Yapay zeka bize yanlış veya yanlı bir sonuç mu veriyor?” diye sorgulamalar yapabilecekler. Bu bölüme neden ihtiyaç duyulmuş? Çünkü yapay zeka çağında artık sözelciler ve sayısalcılar diye bir ayrım işe yaramaz oldu. Bir öğrenci kodlama biliyorsa yapay zeka teknolojisi geliştirebilir. Ama edebi ve kültürel sorular sormayı bilemez.

TEKNOLOJİN BEŞ PAR’ETMEZ, ANLAYANI YOKSA
Ya da tarih ve edebiyat bilen bir öğrenci de gerekli sorgulamaları yapabilir ama kod sisteminin nasıl çalıştığını bilmiyorsa sistemin gelişimine katkı sağlayamaz. Bu bölümde bir öğrenci bir derste analiz yapabilecek. Ama başka bir derste o verinin toplum, kültür ve siyaset hakkında ne anlattığını yorumlayacak. Yani kabaca bu mezunlar, yapay zeka için hakemlik/ombudsmanlık görevi üstlenecek. Ben lisedeyken internet çağı hızlanmıştı. Bilgi hiç olmadığı kadar erişilebilirdi. Bu kadar bilgiyle ne yapacağımızı bilemiyorduk. Hoş, bu sorun giderek katlandı ama o başka bir yazının konusu. İşte o dönemde bizim lisede bilgiyi işleme dersleri başlamıştı. Bu derslerde internette bilgiyi arama-bulma tekniklerinin yanında o bilgiyi nasıl kullanmamız gerektiğini öğreniyorduk. Şimdilerde de internet değil de yapay zekayla başa çıkmak için farklı beceriler gerekiyor. Hayat kısa, kuşlar uçuyor, teknoloji gelişiyor. Ama insanın anlamlandırma ihtiyacı hiç değişmiyor.

GALLIANO’YU HARCADILAR MATMAZEL
John Galliano, 2010 ve 2011’de Paris’te bir barda Yahudi karşıtı (antisemitik) ve ırkçı laflar etmişti. Hitler’i sevdiğini söylemişti. O sırada Fransız moda evi Dior’da baş tasarımcıydı. Moda tarihinin gördüğü en sanatsal tasarımları o yapıyordu. Ama ‘iptal kültürü’nün en erken kurbanlarından biri oldu. Dior’dan kovuldu. Kendi adını taşıyan markasından bile uzaklaştırıldı. Mahkemede yargılandı. Kariyeri ve itibarı tuzla buz oldu adeta. Özürler diledi, alkol ve uyku ilacı bağımlılığı tedavisi gördü ve köşesine çekildi bir süre. Yahudi toplumunun temsilcileriyle bir araya geldi. Moda dünyasına 2014’te tam zamanlı döndüğünde de bir hayalet olarak kalmayı sürdürdü. Maison Margiela moda evinin baş tasarımcısı olarak 10 yıl çalıştı ama hiç öne çıkmadı. İhtiyacı da yoktu. Galliano öyle bir tasarımcı ki bir tasarımın ona ait olduğunu anlamanız için zaten onun görünmesi gerekmez. Onun dehası moda topluluğu tarafından kutlanmaya değer görüldü her zaman.
LOBİNİN GÜÇ GÖSTERİSİ
Nitekim onun onuruna bir sergi açılacağını öğrendik. Bu sergi, New York Metropolitan Sanat Müzesi (MET) tarafından açılacaktı. Ama müzeye büyük tepki yağdı. Bu sergi, modanın en önemli günü olan MET Gala’da sunulacaktı. Ve kaderin cilvesine bakın ki 2027’deki MET Gala, Holokost’u Anma Günü’ne denk gelecekti. Tepkiler sürerken müze tarafı sessiz kaldı. Galliano’nun hesaplarına nefret dolu mesajlar yağdı. MET bağışçıları bu sergi yapılırsa bağışlarını geri çekmekle tehdit etti! Sonunda Galliano baskılara dayanamayıp sergiden çekildiğini açıkladı. Sergi iptal edildi! İyi de bu adamın geçmişi biliniyordu. Bu sergi öncesinde tepkilere karşı bir hazırlık planı neden yapılmadı? Amaç neydi? Müzelerde sergilenen tüm hikayeler, hayatı kusursuz kişileri mi anlatıyor? Bu kişilerin hataları olmuyor mu? Açıkçası bana müzenin tutumu hiç iyi niyetli gelmedi. Hatasını kabul edip telafi için çabalayan bir adamı tüm bu kaosla baş başa bıraktılar. Bu sergiyi adeta Yahudi lobilerinin güç gösterisi için kullandılar...

KORE CAM CİLDİNİN SIRRINI VERİYORUM
Cam cildin en büyük sırrı beyazlığında. Yani güneşten korunmuş olmasında. Bunun için de Güney Korelilerin sırrı güneş kremi veya serum değil. Sırları güneş şemsiyeleri. Ne kadar koruyabilir ki diye hafife alınıyor. Ama bu onların en önemli yaşlanma karşıtı silahı. Çünkü ciltte yaşlanma belirtilerinin en önemli nedeni genler veya bakımı ihmal etmek değil. Güneş. Ve ne kadar güneş kremi sürersek sürelim, gerçek korunma, güneşe maruz kalmamış olmakta. Gerçek bir güneş şemsiyesi güneş ışınlarını yüzde 98-99 önlüyor. Bu ağustosta doğrudan güneş altında bir kişinin kafası 53 derece ölçülmüş. Şemsiye altında bu ısı 40 dereceye düşmüş. Yani şemsiyenin gölgelik işlevi, ciltteki ısı yükünü de azaltıyor. Güneş kremleri de çok etkili ama hem ısı yükünü azaltmıyorlar hem de etkili olması için saat başı uygulamak gerekiyor. Şemsiyeler ise garanti bir koruma sağlıyor. Onun için Koreliler hem krem sürüyor hem de kendilerini şemsiyeyle sağlama alıyorlar. Yani en güçlü sonuçlar, bazen çok ucuz bir alışkanlıktan alınıyor...
