Geçen hafta iki bölüm halinde yayınladığımız endometriozis (çikolata kisti) haberimiz* kadın okuyuculardan büyük ilgi gördü. Bu hastalıkla yaşayan kadınların ‘anlaşıldım’ duygusunu hissetmesi, paha biçilemez. Bu dosyayı hazırlarken şimdiye kadarki çoğu yayında eksik veya gölgede kalan ve anlaşılması zor bilgileri sadeleştirmek için Dr. Tamer Seçkin’le üç ay boyunca temas halindeydim. Hayatını bu hastalığa adamış bir cerrah. Hacettepe Tıp mezunu ve 1981’den bu yana New York’ta çalışıyor. Burada bir parantez açmak istiyorum. Türkiye’den yurt dışına giden her nitelikli insan ‘beyin göçü’ değildir. Bilim bazı merkezlerde yoğunlaşır. Bugün İngilizler de Çinliler de Ruslar da ABD’ye gidip orada bilim üretimi yapıyor. Hatta ABD’liler için bile kendi ülkelerinde bilim çevrelerine girmek hiç kolay değil. Osmanlı tarihi çalışmak isteyenlerin Türkiye’ye gelmesi, gastronomide derinleşmek için Fransa’ya gitmek, moda-sanat uzmanlığı için İtalya’ya yerleşmek gibi düşünün. O yüzden bu bir kayıp değil, aksine hem ülkemiz hem dünya adına bir kazanım. Zira Türkiye’de yetişip rekabetin son derece sert olduğu ABD’de saygın yer edinmek, Türkiye’de alınan eğitimin gücünü de gösteriyor.

TARİHİ VE EVRENSEL KATKI
ABD kültürünü sevmek zorunda değiliz ama bilim için ayırdıkları muazzam kaynak ortada. Dr. Seçkin, bu kaynakların endometriozis araştırmalarına yönelmesi için ciddi mücadele vermiş bir isim. Dünyada türünün ilk örneği olan Endometriozis Araştırma Merkezi onun adıyla kuruldu. 1925’ten bu yana bilinen ama hâlâ yeterince kaynak ayrılmayan, çoğu zaman doktorların bireysel çabalarıyla yönetilen bir hastalıktan söz ediyoruz. Bu durum sadece endometriozisle sınırlı da değil. Öneğin kalp krizi geçiren kadınların yanlış tanı alma riski erkeklere göre yüzde 50 daha yüksek!! Çünkü semptomlar hâlâ ‘erkeklerin’ tarifine göre değerlendiriliyor. Bu yüzden endometriozis gibi hastalıkların yıllarca geri planda kalması şaşırtıcı değil… Dr. Seçkin’in çalışmaları bu nedenle bireysel başarının ötesinde, bu hastalığın tedavisi için bir dönüm noktası. ABD, Avustralya ve Hindistan’da tanınmasının nedeni de sadece tedavi edip sağlığına kavuşturduğu dünyaca ünlü yıldızlar değil. Aynı zamanda bu alandaki bilgiyi yaymak için yürüttüğü çalışmalarla nam salıyor. Kurduğu vakıf aracılığıyla düzenlenen kongreler, bu bilginin farklı ülkelere taşınmasını sağlıyor. Yani dünyanın bir ucunda verilen emek, orada kalmıyor. Dalga dalga yayılıyor. Daha çok doktorun, daha çok hastanın bu bilgilere erişmesi dileğiyle…
(Bkz. 29 Mart 2026 ‘Kadınlar yıllarca boşuna acı çekti’ ve 30 Mart 2026 ‘Erken tanı ve cerrahi şart’ başlıklı haberler.)
AKDENİZLİ GİBİ GİYİNMENİN ÖNEMİ
İtalyan moda markaları Liu Jo ve Blumarine artık Türkiye’de. Bunu bir moda haberi olarak görmek eksik kalır. Bu iki markayı Türkiye’ye getiren isim, Exelite Group’un Türkiye yapılanmasını kuran Nihat Gözüdok, yaklaşık 100 milyon Euro’luk bir yatırım açıkladı. Ülkemiz moda sektörü için çok güzel bir ortaklık. Ama bu gelişmeyi ilginç yapan sadece markalar ya da rakam değil. Çünkü bu markaların Türkiye’de karşılık bulmasının nedeni Akdeniz ülkesi olmamız. Ve Akdenizli gibi giyinmeye yatkınlığımız. Yani daha feminen, daha belirgin, daha cazibeli bir stilimiz olması. Giyimde her ne kadar sosyal medya nedeniyle biraz Amerikanlaşma yani erkeksilik ve rahatlığa kayma olsa da o tarz bizim kimyamıza uymuyor. O yüzden Akdenizli çizgisine sahip markalar için çok cazip bir ülkeyiz. Bu özelliğimizi korumamız önemli.

TÜRKİYE’DE ÜRETİM ATAĞI
Nitekim yine bir İtalyan markası olan Missoni’nin Bodrum’da gayrimenkul yatırımı yapması da yine bu kültürel uyumumuzla alakalı. Bir yandan üretim tarafında da dikkat çekici bir yön değişimi var. Blumarine halen büyük ölçüde İtalya’da üretiliyor ama üretimin bir kısmı Türkiye’ye kaydırılmış durumda. Liu Jo ise Türkiye dahil farklı ülkelerde üretim yapıyor. Ancak önümüzdeki dönemde üretimin yüzde 50’lik bir kısmının Türkiye’ye kayacağını öğrendim. Üstelik bu sadece Türkiye pazarı için değil. Türkiye; Türki Cumhuriyetler, Rusya ve Ortadoğu gibi geniş bir bölgenin üretim merkezi olarak konumlanıyor. Şimdiden üretimin yüzde 15’inin buraya kaydırılmış olması, bu değişimin başladığını gösteriyor. Yani nasıl giyindiğimiz ve giydiklerimizin nerede üretildiği de ülkemizin değerlerini korumakla doğrudan ilgili…

SARI ZARFLAR
Yönetmen İlker Çatak’ın Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan Sarı Zarflar filmini izledim. Bir ailenin hiç beklemediği bir yerden sınanmasını ve yavaş yavaş çözülmesini anlatıyor. Birlikte durduklarını sandıkları değerlerin aslında ne kadar kırılgan olduğunu görüyorsun. Filmde en çok geçen duygu bence o arada kalmışlıkları. Bir yanda çok ilerici sandıkları batılı argümanlar, diğer yanda aile ve toplum değerleri arasında sıkışmış karakterler. Naval Ravikant’ın “Bir ilişkiyi ayakta tutan tek şey ortak değerlerdir” sözünü düşünmeden edemedim. Burada o ortak değerlerin aslında o kadar güçlü olmadığı, bir evliliği taşımaya yetmediği çok net ortaya çıkıyor. Ama bu çatışma çoğu yerde karakterlerden doğal akmıyor, daha çok yerleştirilmiş pozlar gibi duruyor. Hele o birkaç saniyelik Kürtçe sahne. Aşırı zorlama geldi. Yani bir noktadan sonra film bana soru açmaktan çok belli bir bakışı tekrar ediyormuş hissi verdi. Buna rağmen Tansu Biçer’in performansı gerçekten çok iyi! Aklımda kalan en net replik de onun canlandırdığı Aziz Tufan’dan oldu: “Günü kurtarmak bir hayal olamaz, olmamalı.” Film genel olarak Türkiye’ye dair çok ezber söylemlere dayalı olsa da izlemeye değer buluyorum. Neyi nasıl anlattığını ve neyin ödüllendirildiğini görmek için
