‘Gatekeeping’ kavramı son zamanlarda yaygınlaştı. Tam Türkçesi eşik/kapı bekçiliği. Bir tür kapalı kapılılık. Bu kavramı ilk kez 1943’te sosyal psikolog Kurt Lewin ortaya atıyor. O zamanlar bu, bir gazetenin editörünün hangi haberin içeri alınacağına karar vermesi anlamında kullanılıyor.

Herkesin her bilgiye anında ulaşamadığı o dönemde kapının anahtarı geleneksel medyanın elindeydi. Bilgi sınırlıydı çünkü. Kim neyi okuyacaktı, hangi bilgi dışarıda kalacaktı? Bugünse her şey her yerde gibi görünüyor. Sosyal medya akışlarında insanlar sabah kahvesini, kariyer tavsiyesini, güzellik sırlarını, iyi ve ruhani yaşamın sırlarını anlatmazsa kendilerini ‘görünmez’ sanıyorlar. Herkes herkese her şeyini anlatıyor. Teklifsizce. Merak edildiğine inanarak. Tam da böyle bir dönemde bu aşırı paylaşım, aşırı şeffaflığa karşı ‘kapalı kapı kültürü’ yükselişe geçti. Kapıyı biraz kapatmak, anlık paylaşmamak, sırlarını kendine saklamak belki tüm zamanlarda olduğundan daha değerli. Çünkü ‘bilginin sınırsız olduğu’ hikayesi gerçek değil. Gerçek bilgi halen bir tane. Güvenilir içerik, doğru kaynak halen sınırlı. Ama günümüz algılar-algoritmalar dünyasında eğilip bükülme ekseni genişledi sadece.

SINIRSIZLIĞA KARŞI ZİHİNSEL DİRENİŞ
O bilgiye erişim kapısının önünde bilgi küratörleri, yani bizler, editörler, gazeteciler varız. O kapıyı kim tutarsa, değerin sahibi odur. Bugün o kapıyı elinde tutarmış gibi pozlar kesenlerin sayısının fazla olması, yanıltıcı. Akışınıza düşen ham bilginin haber değeri taşıması, birilerinin süzgecinden geçmesine bağlı. Öte yandan insan zihni de zaten sınırsız paylaşıma uygun değil. Her bilginin açıkta, her ilişkinin şeffaf ve her mekanın Google yorumlarında olması özgürlük değil. Yeni bir elitizm türü filizleniyor bu nedenle. Ama finansal zenginlikle alakalı bir elitizm değil bu da. Kalabalık ve anlamsızlıktan uzakta kalabilmekle alakalı. Sınırsız akış yerine, güvenilir bir filtreye sahip olmak yeni bir lüks. Artık birçok kişi sevdiği kahveciyi, tatlıcıyı paylaşmak istemiyor, hayat sırlarını, sevdiği şarkıları, tatil rotalarını, beslendiği kitapları kendine ve sevdiklerine saklamayı tercih ediyor. Yani herkes kendi küçük kapısını inşa etmeye çalışıyor. Asıl mesele kapının anahtarını kiminle paylaştığın oluyor. Her şey hemen, herkesle paylaşıldığında cazibesini yitiriyor çünkü.

GÖNÜLLERİN PRENSESİ
İngiltere’nin sıradaki kraliçesi... Prenses Kate, geçirdiği kanser tedavisi sonrası iyileşme sürecini anlatırken o kadar içten bir benzetme yaptı ki... Kanser destek merkezi ziyareti sırasında, hastalıkla ilgili en çok gözardı edilen konuya değindi: Tedavi sonrası süreç. “Bu bir lunapark treni gibi. Tedavi bitince her şey dümdüz bir çizgide ilerlemiyor” dedi. Hasta yakınları, hastalar, doktorlar dahil çok kişinin duymaktan hoşlanmadığı bir gerçek bu. Çoğu kişi, kanser tedavisi biter bitmez hastanın normal hayatına dönmesini bekliyor. Hastanın kendisi de öyle sanıyor. Ama eski normale dönmek diye bir şey olmuyor. Eski tempoya dönmek, hayalperestlikten ibaret. Tedavi bitince hastanın klinik ekibi ortadan kayboluyor, hasta yan etkiler, yorgunluk ve belirsizliklerle baş başa kalıyor. Yan etkiler, üzerinde oturduğu saatli bir bomba gibi hayatının ‘yeni normali’ oluyor. Hasta bazı alanlarda eskisinden daha iyi işlev görebilirken, bazılarında eskisi gibi olamıyor. Kanser atlatanların en büyük arzusu, kimseye yük olmamak, normal kalabilmek olduğundan çoğu hasta çok kez iyiymiş gibi görünmek zorunda hissediyor. Prenses Kate’in farkı tam olarak burada ortaya çıkıyor. Hastalığın saklı kalan yüzünü anlatma ve görünür kılma cesareti gösteriyor. Arada bir ortadan kayboluyor, planlarına uyamayabiliyor. Bu nedenle mahçup hissetmiyor, kendi gerçeğinden kaçmamayı seçiyor. Gerçek sahtekarlık, hiç yaşamamış gibi davranması olurdu çünkü. Onun bu acısını, başka insanlara ışık yakmak için rehberlik etmek amacıyla kullanmasına hayranlığım her geçen gün artıyor.

SONRADAN COOL OLUNMUYOR
Cool, yani havalı insan nedir? Araştırılmış. Altı ortak özellik tespit edilmiş ‘cool’ bulunan insanlarda: Dışadönük, hedonist (zevk ve keyif düşkünü), güç ve potansiyel sahibi, maceraperest, yeni fikirlere açık, bağımsız ve kendi kurallarına sadık. Türkiye dahil farklı coğrafyalardan 12 ülkede de bu özellikler cool algısının olmazsa olmazı. Ama her cool insan ‘iyi’ insan değil. İyi kişiler geleneksel, sevecen, itaatkar gibi özelliklere sahip. Ayrıca her popüler kişi de cool olamıyor. En cool ünlüler arasında Dua Lipa, Rihanna, Elon Musk gösteriliyor. Kardashian/Jenner ailesi cool değil mesela. Justin Bieber cool değil. Araştırmanın en ilginç kısmı ise bunun ‘doğuştan’ bir özellik olması. Yani sonradan cool olunamıyor. Dışadönüklük, macera arzusu, risk alma isteği, genetik ve çocuklukta şekilleniyor. Bağımsız hareket etmek ve deneyime açık olmak sonradan öğrenilebilir. Ama bunlar da tek başına cool enerji yaymaya yetmiyor. Yani çocukken içine kapanık birinin büyüyünce macera peşinde koşmaya başlaması kişiliğiyle uyuşmadığından, cool enerji yayamıyor... Özentilik maskesini gizleyemediğinden. Olduğun gibi olmamak seni ünlü edebilir ama cool edemiyor. İşte bazı insanlarda da ‘şeytan tüyü’ dediğimiz şeyin sırrına erdim bu araştırma sayesinde.
