
Yakın zamana kadar gençlerin en büyük hayali ünlü olmaktı. 2000’lerin reality şovlarını ve yetenek yarışmalarını hatırlayın. Seçmelerinde kilometrelerce kuyruklar oluşur, sıradan insanlar bir gecede yıldız olma hayaliyle televizyon kapılarında beklerdi. 2010’da yapılan bir araştırmada 16 yaşındaki gençlerin yarısından fazlası, bir meslek sahibi olmaktansa ünlü olmayı tercih ettiğini söylüyordu. Ve öyle de oldu. O dönemin gençlerinden çok sayıda reality yıldızı, YouTuber ve dijital fenomen çıktı. Ancak kültürel sarkaç tersine döndü. İngiltere’de 2026’da yapılan araştırmaya göre Z kuşağının sadece yüzde 9’u ünlü olmak istiyor. Influencer olmayı hedefleyenlerin oranı ise yalnızca yüzde 5. Gençlerin yüzde 79’u özel bir hayatı tercih ediyor. Peki ne değişti? Dazed’de yayınlanan ilgili makale, şöhretin artık zenginlik garantisi sunmamasına ve ulaşılması zor bir ayrıcalık olmaktan çıkmasına dikkat çekiyor. Ancak dönüşüm daha derin. Bir dönem şöhret, sınıf atlamanın ve ayrıcalıklı bir hayata ulaşmanın kısa yollarından biriydi. Bugün ise herkes görünür olabilir ama çok az kişi bu görünürlüğü kalıcı bir güce çevirebilir.
HAYAT ‘İÇERİK’ DEĞİLDİR
Birkaç milyon takipçi artık eskisi kadar büyük bir sınıfsal sıçrama vaat etmiyor. Daha önemlisi, statünün tanımı değişti. Bir zamanlar güç, herkesin sizi tanımasıydı. Bugün gerçek lüks, mahremiyetini koruyabilmek, sürekli erişilebilir olmamak ve hayatını bir içeriğe dönüştürmeden yaşayabilmek. Şöhretin cazibesini azaltan bir başka neden de psikolojik farkındalığımızın artması. Sosyal medyanın yarattığı beğeni girdabı, beynin ödül mekanizmasını sürekli tetikleyen dopamin döngüleri üzerine kurulu. Bu yüzden yalnızca görünür olmak uğruna hayatı bir performansa çevirmek artık zayıf bir karakter göstergesi sayılıyor. Çünkü geçmişte şöhret genellikle bir sonucun kendisiydi.

Aktör Shia LaBeouf, 2014’te Berlin Film Festivali’nde ‘Nymphomaniac’ filminin galasında kafasına geçirdiği kağıt torbanın üzerine “Artık ünlü değilim” yazarak ironi yapmıştı.
Bir yeteneğin, sanatın, fikrin veya insanların bağ kurduğu bir hikayenin ürünüydü. Bugün ise salt ünlü olmak amacıyla görünürlük peşinde koşmak, özellikle eğitimli ve kültürel sermayesi yüksek kesimler tarafından giderek daha düşük statülü bir arzu olarak görülüyor. Şöhretin değer kaybetmesinin nedeni insanların daha mütevazı hale gelmesi değil yani. Değişen şey, statünün kendisi. Bir zamanlar herkes tarafından tanınmak, ayrıcalıktı. Bugünün en büyük ayrıcalığı ise herkes size ulaşabiliyorken ulaşılmaz kalabilmek.

OJESİZ TIRNAK NEDEN MODA OLDU?
Kusursuz jel tırnaklar, taşlı manikürler, saatler süren salon randevuları bir anda ‘puf’ diye hayatımızdan çıkıverdi. Oysa tırnak yaptırmak bakımlılık sembolüydü. Ne kadar uzun, ne kadar parlak ve detaylıysa o kadar emek, zaman ve para harcanmış demekti. Tırnak sahibinin de ev işleriyle haşır neşir olmadığının göstergesiydi bu tırnaklar. Bu denklem tersine döndü. Kısa, doğal, ojesiz tırnaklar yükselişte. En önemli nedeni, kadınların artık buna zaman ayırmak istememesi. Ayrıca buna zaman ayırmak ‘boşa harcayacak vaktin’ olduğu anlamına gelebiliyor. Oysa bugün kadınlar kendi hayatlarına yatırım yapmakla oldukça meşgul. Olmayanlar da öyle görünmek istiyor. Avrupa Birliği’nin jel tırnak ürünlerinde kullanılan bazı maddeleri kanserojen olduğu için yasaklaması da kadınlarda güvenlik kaygıları yarattı... Bir diğer nedeni de güzellik algısının değişmesi. Ayrıcalıklı görünmenin parçası olan jel tırnaklar, zamanla sosyal medyanın ve influencer kültürünün sembolü oldu. Ama sanmayın ki kadınlar tırnaklarını kendi haline bırakıyor. Tıpkı ‘makyajsız görünme makyajı’ akımında olduğu gibi ojesiz tırnağın da bir bakım ritüeli var. Şeffaf renk veren bakım ojeleri, tırnak filtreleri, güçlendirici serumlardan oluşan yeni bir temiz tırnak pazarı oluştu. Özetle değişen şey tırnakların ötesinde. Yeni lüks, emek harcandığı anlaşılmayan bir kusursuzluk...


DÜNYA EKONOMİSİNİN ÖZETİ
Bu hafta dolaşımda iki deniz manzarası vardı. Biri Hürmüz Boğazı’ndan, diğeri Monaco’dan. Peşinen söyleyeyim bu iki görüntüyü de zıt bulmuyorum... Hürmüz’de bekleyen tankerler İran’a başlatılan savaşın, jeopolitik gerilimin ve enerji bağımlılığının ne kadar kırılgan bir sistem yarattığını hatırlatıyor. Monaco’da Formula 1’i takip etmek için süper yatların doldurduğu liman da finansal servetin, lüks tüketimin ve sermayenin ulaştığı uç nokta. Bu tablo bize zıtlık değil, aslında aynı küresel düzenin verdiği iki sonucu gösteriyor. İkisi de tarihin aynı döneminde aynı ekonomik sistemin yarattığı tablo. Petrol akışı aksadığında, tüm dünya ekonomisi sarsılıyor. İşte o aynı ekonomi, aynı zamanda tarihte görülmemiş ölçekte bireysel servet de üretiyor. Bu hafta Elon Musk’ın trilyoner olan ilk insan olarak tarihe geçmesi gibi... 21. yüzyıl ekonomisinin belki de en büyük paradoksu bu. Bir karede dünyanın en stratejik ‘(dar)boğazında’ bekleyen tankerler, diğerinde dünyanın en pahalı oyun alanı...
