Son 10 günde yaşananlar, yapay zekanın artık devletlerin, orduların, kanunların ortağı haline geldiği bir döneme girdiğimizi gösterdi. Neler oldu? ABD Ordusu, ChatGPT’nin şirketi OpenAI ile işbirliği yaptı.

Yapay zekayı resmi savunma stratejisine dahil etti. Dubai, meclise yapay zeka danışmanı atanacağını duyurdu. Yani resmen yapay zeka bir bakan gibi konumlandırılacak. Danimarka ise insanların dijital görüntülerini de doğuştan yasalarla koruma altına alacak. Yapay zeka araçlarıyla, dijital ortamda izinsiz kullanılmalarını telife bağlayacak. Yapay zeka, artık dünyadaki karar alma mekanizmalarının içinde. Teknolojik araç olmanın ötesinde, sistemin ortağı. Peki bizi bundan sonrasında ne bekliyor? Tanıştırayım: Süperzeka. Mark Zuckerberg’ün şirketi Meta, 14.3 milyar dolarlık yatırım yaptı. Scale AI şirketine ortak oldu. Amacı, süperzeka laboratuvarı kurmak. Superintelligence Lab adlı bir araştırma merkezi bu. Süperzekanın nedir yapay zekadan farkı derseniz...

‘Süperzeka’ kavramını ortaya teknik olarak atan ilk kişi de Oxford Üniversitesi’nden filozof Nick Bostrom. 2014’teki kitabında “Eğer bir gün yapay zeka insan zekasını aşarsa, onun değerleri ve amaçları insanlıkla uyumlu olmayabilir” demişti…
HATAYA TAHAMMÜLÜ YOK
Yapay zeka gibi komut beklemeyecek. Kendisi karar verecek. Dahası, insanları dinlemek yerine insanlar yerine düşünebilecek. Stanley Kubrick’in ‘2001: A Space Odyssey’ filmindeki HAL 9000, süperzekanın ta kendisi. Görevi tehdit altında gören HAL, mürettebatı birer birer ortadan kaldırıyordu. Bunu kötülük yapmak için de yapmıyordu. Mantıklı olan buydu. Görevi korumak, insanları korumaktan daha öncelikliydi çünkü. İşte süperzeka böyle bir şey. İnsan dostu olma derdinde değil. Ama hatasız olma derdinde. Uyandırırken REM uykunu kontrol edecek, perdelerin açılma hızı komutunu buna göre verecek mesela. Veya diyecek ki “Rükzan kahveni demliyorum. Ama bugün kafein miktarını normalden yüzde 15 artırdım. Çünkü bu sabah tenis antrenmanın var.” Veya “Rükzan haber gündeminde sağlık içerikleri eksik kalmış, şunları da ekliyorum” diyebilecek. Mutfak alışverişini sormadan sipariş edebilecek. Hoşuna gideceğini düşündüğü bir seyahati planlayıp organize edebilecek... Bana biraz ürkütücü gelse de merak ediyorum nasıl olacağını. Bizi bekleyen gelecekte işte böyle bir ‘varlık’la yaşamaya hazırlanıyoruz.

‘GÜNDELİK MUCİZELER’
Tesadüf gibi görünen her şey, aslında görünmeyen bağlarla örülü. Aynı anda aynı yerden geçtiğimiz insanlar bile tesadüf değil, aynı frekansta titreşmemiz gerektiğinden… Hayatın mucizesi tam olarak bu görünmez senkronda gizli. Dünyada bu dönemde hayatın bizlerle konuşma dilini daha iyi idrak etmeye dair bir meyil var. Bu uyanış hali benim çok hoşuma gidiyor. Ve bu, sanatı da tetikliyor. İstanbul’un en gözde sanat merkezlerinden Kalyon Kültür’de yeni açılan ‘Gündelik Mucizeler’ sergisi, zamanın ruhunu tam kalbinden yakalıyor. Sergi, 10 çağdaş sanatçınının herhangi bir ortaklık kurmaksızın bir araya gelip içsel bir yankı yarattığı bir alan. Küratör Aslı Bora, 20. yüzyıl şairi Paul Valery’nin “Görmek, bir alışkanlığı kırmaktır” sözünden alıntıyla anlatıyor serginin ruhunu. Günlük hayatın içindeki küçük mucizelere dikkat kesilmeye davet ediyor bizi. Sergide beni en çok etkileyen eserler şüphesiz, kökdaşım olan sanatçı Saghar Daeiri’nin çalışmaları oldu. Saten kumaş üzerine çalıştığı tablosunun altındaki Farsça kaligrafi dikkatimi çekiyor. Bu, İranlı şair Parvin E’tesami’nin dizelerinden bir alıntı: “Aşkın (ah) ateşi beni eritti. Su aşkın içinden fışkırdı.”

Reyhan Kalyoncu ve Aslı Bora ile.
HEM HÜZÜN HEM UMUT
Tablodaki yılan figürü, bu dizelere bir gönderme. Topraktan yükselişi, her gün yeniden doğuşu simgeliyor. Bir başka odada bizi sanatçı Mr. Hure’ün graffitisi karşılıyor. Nutkum tutuluyor. Tarihi Taş Konak’ın duvarı tamamen sokak duvarı gibi boyanmış. En tepesinde de bugün dünyanın tüm sokaklarından yükselen ses olan “Free Palestine” (Filistin’e Özgürlük) yazıyor! Bu eser, Kalyon Vakfı Başkanı Reyhan Kalyoncu’nun “Bazı coğrafyalarda gündelik olanın bile mucizeye dönüştüğü bir dönemden geçiyoruz. Filistin’de yaşananlar, bir halkın en temel haklarına bile ulaşmasının nasıl bir mucize haline geldiğini bizlere gösteriyor. Yaşamak, nefes kalmak, korkusuzca uyumak ve uyanmak” derken anlattığı o gerçeğin görsel yankısı. Bu duvar, sergi bitince yeniden eski haline dönecek. Yani tıpkı sokaktaki gibi silinip gidecek. Yaşamın geçiciliği gibi acıların da geçiciliğini hatırlatıp hem hüzün hem umut veriyor... İstanbul’un sanat hafızasına işlenen bu sergide her eserde başka bir mucizeyi hatırlayıp-belki ilk kez fark edipgirdiğinizden farklı biri olarak çıkacağınız garanti…
