Siyasal bilimciler, Netanyahu’nun Gazze’deki savaşı bitirmeme ve çatışmayı Lübnan üzerinden İran’ı da kapsayacak şekilde bölgesel bir boyuta taşıma çabasının altında tek bir neden görüyor: Erken seçimleri engellemek, 7 Ekim soruşturmasını ötelemek, yargı sürecini savaş hali gerekçesiyle rafa kaldırmak ve vazgeçilmez bir “savaş dönemi lideri” pozisyonunu korumak. İsrail iç siyasetindeki aşırı sağcı koalisyon ortaklarının hükümeti devirme tehditleri altında sıkışan Netanyahu için, Tahran ve Washington üzerinden geçen, sonu gelmez bir çatışma stratejisi, iktidarda kalmanın yegane formülü olarak görülüyor. Netanyahu’ya yakın isimlerin bile “Netanyahu için seçim sandıklarına giden yol Washington ve Tahran’dan geçiyor” şeklindeki itirafları, bu tezi doğruluyor.
Avrupalı liderler, bir liderin kendi kişisel yargılamalarından, yolsuzluk dosyalarından ve iç siyasi başarısızlıklarından kaçmak amacıyla koca bir coğrafyayı ateşe atma ihtimali karşısında dehşete düşmüş durumdalar. Netanyahu’nun diplomasiyi dışlayan, hiçbir zaman net olarak tanımlanmayan söylemleri, Avrupalı devletler tarafından bölgeyi felakete sürükleyecek bir “savaş” reçetesi olarak görülüyor. AB ülkeleri, siyasi meşruiyeti dibe vurmuş bir liderin şahsi ikbalini kurtarmak adına küresel istikrarı tehlikeye atacak bir bölgesel çatışmaya taraf olmayı ya da bu çatışmayı finanse etmeyi kesin bir dille reddediyor. Avrupa’nın İran konusunda İsrail’e destek vermemesinin bir diğer nedeni, Amerikan karar alma mekanizmalarının mevcut durumuna ve Trump’ın öngörülemezliğine duyulan şüphedir. Avrupalı devlet liderlerinin zihninde, 2003’te dönemin ABD yönetiminin asılsız ve manipüle edilen “kitle imha silahları” istihbaratına dayanarak başlattığı Irak işgalinin travması ve stratejik başarısızlığı hâlâ tazedir. Irak askeri müdahalesinin bölgede yarattığı otorite boşluğu, yüz binlerce sivilin ölümü, uzun vadeli istikrarsızlık ve nihayetinde DEAŞ gibi radikal terör örgütlerinin ortaya çıkması, faturası Avrupa’ya kesilen bir deprem oldu. Avrupa, Irak fiyaskosunun ardından kitlesel mülteci akınları, iç güvenlik zafiyetleri ve sınır ötesi terör eylemleriyle baş başa kaldı.
Trump ve Netanyahu ikilisinin İran’a yönelik hava harekatlarını ve rejim değişikliği hedeflerini, benzer bir “istihbarat temelli tehdit önleme” mantığı ile sunması, 2003 deneyiminden acı dersler çıkaran Avrupalı liderler tarafından büyük bir korkuyla karşılanıyor. İngiltere Başbakanı Starmer’ın açıkça ifade ettiği gibi, Avrupa ülkeleri “göklerden bombalama yoluyla rejim değişikliği” konseptinin sahada hiçbir siyasi istikrar getirmediğini, aksine mevcut düzeni kaosa sürüklediğini yaşayarak öğrendi. Savaş tarihinde, sadece hava gücü kullanılarak ve altyapı hedeflenerek başarılı bir rejim inşası sağlandığına dair hiçbir geçerli kanıt bulunmuyor. Öte yandan Trump’ın dış politika tarzının istikrardan yoksun, tamamen kişisel ve müttefiklere danışmadan tek taraflı kararlar alabilen yapısı, Avrupa’nın Washington’ın yaptırımlarına katılma iştahını tamamen ortadan kaldırıyor. Trump’ın günübirlik değişen söylemleri, İsrail ile ABD arasında dahi ciddi hedef farklılıkları olduğunu gözler önüne seriyor. Örneğin Netanyahu, açıkça İran rejiminin topyekün çökertilmesini hedeflerken, Trump’ın İran’da petrol kaynaklarına erişimi sağlayacak bir “Venezuela Modeli” hayal ettiği sızdırılan bilgiler arasındadır. Daha da çarpıcı olanı, İsrail’in İran’ın hayati enerji altyapılarından Güney Pars doğalgaz sahasını vurmasının ardından, Trump’ın bu eylemden haberi olmadığını iddia ederek sorumluluğu üzerinden atması, ortak bir stratejinin dahi bulunmadığını kanıtlıyor. Müttefiklerine sormadan Venezuela lideri Maduro’yu derdest eden, ardından Avrupa üslerini kullanarak Orta Doğu’da savaş başlatan, fakat tüm ekonomik ve siyasi riski Avrupa’nın üzerine yıkan bu “Önce Amerika” yaklaşımı, Avrupa’nın ABD destekli bir Orta Doğu macerasına dahil olmasını mantıksız bir eylem haline getiriyor (Devam edecek).
