Macron’un, Hürmüz Boğazı’nda petrol tankerlerini korumak üzere Fransız deniz unsurlarını bölgeye sevk edebileceğini söylemesi, bir yandan Fransa’nın ekonomik çıkarlarını korurken, diğer yandan İngiltere’nin rolünü çalarak Avrupa’nın güvenlik liderliğine oynamak olarak değerlendirilebilir. Birleşik Krallık Başbakanı Starmer ise Trump’ın “Bu adam bir Winston Churchill değil” şeklindeki hakaretlerine maruz kalmasına rağmen, “rejim değişikliği” fikrine karşı çıkarak İngiltere’nin bu karanlık askeri maceraya sürüklenmesini engelledi. Almanya Başbakanı Scholz ise İsrail’e kısmen daha sempatik yaklaşsa da eylemsel bir destek sunmaktan kaçındı. İspanya Başbakanı Sanchez liderliğindeki Güney Avrupa kanadı, İsrail ve ABD eylemlerini en net dille ve hukuki bir zeminde eleştiren cephe oldu. İspanya, tek taraflı askeri operasyonları şiddetle reddederek bunun küresel düzeni belirsizliğe attığını vurguladı ve kendi topraklarındaki ABD üslerinin bu savaşta kullanılmasına kesinlikle karşı çıktı. İtalya da benzer şekilde uluslararası hukuk ihlallerine, sivil kayıplara ve devlet egemenliğine dikkat çekerek tarafsızlık ve diplomasi çağrısında bulundu. Başta Polonya ve Baltık ülkeleri olmak üzere Doğu Avrupa bloğu, sınırlarında bir Rusya tehdidi hisseden ve güvenliklerinin yegane garantörü olarak NATO şemsiyesini ve Washington’ı gören ülkelerdir. Bu ülkeler, uluslararası hukuk ihlallerine dair Batı Avrupa’nın duyduğu endişeleri bir kenara bırakarak ABD’nin İran’daki askeri operasyonlarına siyasi destek sunmaktan çekinmediler.
Avrupalı liderlerin eylemsizliğinin en önemli belirleyicilerinden biri, Avrupa halklarının yeni bir savaşa ve İsrail’e yönelik keskin muhalefetidir. Çeşitli araştırma şirketleri tarafından 2026 yılı mart ayında yayımlanan anket sonuçları, hükümetlerin neden İsrail ve ABD operasyonlarına aktif destek veremeyeceğini istatistiksel bir kesinlikle kanıtlıyor. Ayrıca savaşın derinleşmesi durumunda İran, Lübnan ve çevre ülkelerden Avrupa’ya yönelecek milyonlarca yeni mülteci riski, Avrupalı liderlerin gece uykularını kaçıran en büyük kabustur. Zira Suriye savaşında yaşanan mülteci krizinin kıtada yarattığı aşırı sağ radikalleşme ve Brexit gibi siyasi depremler henüz aşılamadı. Avrupa’nın sessizliği, askeri isteksizliği ve ABD’nin tek taraflı askeri angajmanı ortamında, bölgede diplomasinin yeniden tesis edilmesi ve uçurumun kenarından dönülmesi için alternatif arabulucu aktörler devreye giriyor. Avrupa, nükleer anlaşmayı canlandırma konusundaki başarısızlığının ardından, Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleriyle koordinasyona büyük önem veriyor. Suudi Arabistan, Katar, BAE ve Umman gibi ülkeler, İsrail saldırılarını şiddetle kınadı ve bölgesel bir savaşın kendi güvenlik ve ekonomik altyapılarını yok edeceğini bilerek ABD’ye baskı uygulamaya başladılar. Bu noktada, krizin daha da derinleşmesini önlemek ve Avrupa’nın hissettiği diplomatik boşluğu doldurmak amacıyla, NATO üyesi ve AB ile hayati ilişkilere sahip Türkiye’nin arabuluculuk vizyonu öne çıkıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin İran ve ABD arasında arabulucu rolü üstlenmeye, bölgesel barış ve istikrarı sağlama konusundaki stratejik ağırlığını kullanmaya hazır olduğunu en üst perdeden ifade etti. Türk dış politika analistleri, Avrupa’nın bu süreçte içine düştüğü “sessizlik”, “korkaklık” ve “eylemsizlik” halini, AB’nin küresel krizlerdeki yapısal zafiyetinin bir göstergesi olarak okuyor ve bu durumu sıklıkla eleştiriyorlar. Türkiye gibi her iki tarafla da (Batı ittifakı ve İran) konuşabilen, bölgesel riskleri en iyi analiz edebilen aktörlerin diplomatik müdahaleleri, Avrupa’nın askeri operasyonlara destek vermemesinden doğan boşluğu olumlu şekilde dolduracaktır. Türkiye, çatışmaların askeri düzlemden diplomatik masaya çekiebilmesi için Avrupa açısından da hayati bir işlev görecektir!
