Darülbedayi, 1920 sonbaharında Hüseyin Suat Bey’in “Yamalar” piyesini sahneye koydu. Piyeste, Emel rolünü oynayacak Eliza Binemeciyan, Paris’e gidince rol, Afife’ye verildi. Kadıköy Apollo Tiyatrosu’nda, sahne için kendisine Jale adını seçen, al renkli elbisesi, beyaz çorabı, beyaz iskarpini, başında beyaz kurdelesi ile 18 yaşındaki Afife, perdenin açılmasını bekledi... Afife Jale, o geceyi şöyle anlatıyor: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece. Sanatın, ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içinde idim. Rol aldığım piyeste güzel bir sahne vardı; ağlama sahnesi. Orada taşkın bir saadetle ağladım, sahiden ağladım. Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı, açıldı, bana çiçekler getirdiler. Muharrir Hüseyin Suat Bey kuliste bekliyormuş. Ben çıkarken durdurdu, alnımdan öptü ve ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı, sen işte o fedaisin’ dedi.” Kadınların sahneye çıkmasının yasak olduğu, zaptiye baskınlarıyla tiyatroların kuşatıldığı bir ortamda sahne alma ısrarı, onu erken yaşta hedef haline getirdi. Bu durum, sanatçının ruh dünyasında derin yaralar açarak onu morfin bağımlılığının eşiğine sürükledi. 1902’de İstanbul’da doğan Afife Jale, sahneye çıkan ilk Müslüman Türk kadını olma unvanını büyük mücadeleler sonucunda elde etti. Tiyatroya olan tutkusu, dedesinden devraldığı bir miras niteliğinde idi.
Ancak sahneye adım atmasıyla birlikte, dönemin kolluk kuvvetlerinin baskısıyla karşılaştı, polis baskınları nedeniyle sürekli kaçmak zorunda kaldı. Sahnesiz kalmanın ve işsizliğin getirdiği boşluk, onu şiddetli baş ağrılarıyla yüz yüze bıraktı. Bu şiddetli ağrıları dindirmek amacıyla o yıllarda reçeteyle sunulan morfine yönelmesi, onun hayatını tamamen karartacak olan bağımlılığın ilk adımı oldu. Selahattin Pınar da Afife Jale ile aynı yıl, 1902’de Denizli’de dünyaya geldi. Babası Sadık Bey; hukukçu, kadı ve eski Denizli milletvekili olan, aynı zamanda İstanbul Yüksek Ticaret ve İktisat Mektebi’nde Medeni Hukuk Müderrisliği yapan son derece kuralcı ve sert bir şahsiyetti. Sadık Bey, oğlunun musiki ile ilgilenmesine ve bir “çalgıcı” olmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Bu katı otoriteye başkaldıran Selahattin Pınar, Ticaret Mektebi’ni yarıda bırakarak henüz 19 yaşında iken tamamen musikiye yöneldi. Babasıyla yaşadığı bu çatışma, onun asabi, içe dönük ve son derece melankolik bir karakter geliştirmesine yol açtı. Babasının, ilerleyen yıllarda oğlunun Afife Jale ile olan ilişkisine de sert bir şekilde muhalefet etmesi, Pınar’ın babasına başkaldırısını daha da derinleştirdi. Selahattin Pınar ile Afife Jale, takvimler 1928 yılını gösterdiğinde, bir ilkbahar akşamı İstanbul Kuşdili Çayırı’nda düzenlenen bir Hafız Burhan konserinde karşılaştı. Konserde Hafız Burhan’a tamburuyla eşlik eden Selahattin Pınar, o dönemde saz salonlarının en beğenilen besteci ve icracılarından birisiydi. Afife, genç tamburinin temiz giyiminden, asil tavırlarından, naifliğinden derinden etkilendi. Selahattin Pınar da bu efsanevi tiyatro kadınına karşı büyük bir tutku beslemeye başladı. Selahattin Pınar, bu büyük aşkı ilan etmek üzere ilk olarak “Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek” şarkısını besteledi. Ancak aşklarının önündeki en büyük engellerden biri, ailelerin bu evliliğe kesin bir dille karşı çıkması idi. Bu çıkmaz sürecinde Selahattin Pınar, Afife’ye duyduğu derin özlemi ve çağrıyı şu dizelerle ifade eden bir şarkı gönderdi: “Yetmez mi bu hasret, daha yıllarca mı sürsün? Hülyalarımda memba taze bir çiçeksin. Bekletme yazık, sen de solar, bir gün sen de sürünürsün.” Kendisine yönelen bu derin aşka ve çağrıya kayıtsız kalamayan Afife Jale, ailesinin ve çevresinin tüm engellemelerini ve sözlerini göz ardı ederek Selahattin Pınar’a kaçtı ve çift 1929’da evlendi. Evliliklerinin ilk dönemi, hayatları boyunca acı çeken iki insanın çocukluklarını yeniden inşa etme çabası içinde geçti. Fatih Cami’nin karşısında kiraladıkları bir daireye yerleşen çift, kendilerine dış dünyadan tamamen soyutlanan neşeli bir dünya kurdular, evliliklerinin ilk yılları büyük bir saadet ile geçti (Devam edecek).
