ABD’de tıp eğitiminde yaklaşık 200 fakülte faaliyet gösteriyor. Türkiye’nin nüfusu ABD’nin yaklaşık dörtte biri olmasına rağmen, Türkiye’deki yıllık yeni öğrenci kontenjanı (21 bin 950), ABD’nin birinci sınıf kontenjanına (23 bin 048) son derece yakındır. Bu veriler doğrultusunda hemen akla, “Türkiye’nin bu kadar çok hekime ihtiyacı var mı?” sorusu geliyor. OECD verileri, Türkiye’nin hekim sayısı açısından hâlâ bir “açık” içinde olduğunu gösterse de bu açığın sadece yeni mezun sayısını artırarak kapatılıp kapatılamayacağı tartışmalıdır. OECD’nin “Bir Bakışta Sağlık 2024/2025” raporuna göre, Türkiye’de bin kişi başına düşen hekim sayısı 2.4’tür. Bu rakam, 3.9 olan OECD ortalamasının oldukça altındadır. Avrupa’daki diğer ülkelerde bu oran çok daha yüksektir: Almanya’da 4.5, İtalya’da 4.2, İspanya’da 4.6 ve Avusturya’da 5.4 dolayındadır. Türkiye’nin 2.4’lük oranı, ülkenin hekim sayısını artırma politikasının temel dayanağını oluşturuyor. Ancak bu düşük orana rağmen Türkiye’de sağlık hizmetlerine erişimde “karşılanmamış ihtiyaç” oranı yüzde 1.2 ile OECD ortalaması olan yüzde 3.4’ün çok altındadır.
Bu çelişkili durum, Türkiye’deki mevcut hekimlerin OECD ortalamasından çok daha yüksek bir iş yüküyle çalıştığını ve sistemin hekim sayısından ziyade hekimlerin çalışma verimliliği üzerinden döndüğünü gösteriyor. Sayısal artışın en büyük bedeli, eğitim kalitesindeki düşüş riski olarak karşımıza çıkıyor. Türk Tabipler Birliği’nin 2023 yılı analizleri, Türkiye’deki tıp eğitiminin fiziksel ve akademik altyapıdan yoksun bir büyüme sürecine girdiğine dair ciddi uyarılar içeriyor. Türkiye’deki 128 tıp fakültesinden 32’sinin kendi uygulama hastanesi bulunmuyor. Bu fakülteler, Sağlık Bakanlığı hastaneleriyle “ortak kullanım” protokolleri yaparak eğitim vermeye çalışıyor ki bu durum eğitim kalitesini standardize etmeyi zorlaştırıyor. Tıp eğitiminde, devlet ve vakıf üniversitelerinde toplamda 800’den fazla öğretim üyesi kadrosunun boş olduğu tahmin ediliyor. Bazı yeni açılan fakültelerde temel tıp eğitimi sağlıklı bir şekilde verilemiyor, öğrenciler eğitimlerinin ilk yıllarında başka üniversitelere gönderiliyor. Mevzuata göre vakıf tıp fakültelerinin en az 200 yataklı kendi hastanelerine sahip olması gerekirken, bu kriteri karşılayan kurum sayısı oldukça sınırlıdır. Bu bulgular, YÖK’ün genel kontenjanları azaltarak kaliteyi artırma vizyonunun tıp fakülteleri özelinde henüz kağıt üzerinde kaldığını, niceliksel artışın niteliksel gelişimin önüne geçtiğini gösteriyor.
YÖK’ün üniversite genelinde uyguladığı kontenjan azaltma politikası, iş gücü piyasası ile yükseköğretim arasındaki kopukluğu gidermeye yönelik rasyonel bir adım olarak değerlendirilebilir. Ancak tıp fakülteleri bu politikanın dışında tutulmakla kalmadı, özellikle vakıf üniversiteleri kanalıyla kapasite artırımı desteklendi. Sayısal veriler incelendiğinde, Türkiye’nin OECD ortalamasına ulaşmak için daha fazla hekime ihtiyaç duyduğu bir gerçektir. Ancak bu ihtiyacın sadece kontenjan artırarak çözülemeyeceği de aşikardır. Akademik kadro ve uygulama hastanesi eksikliği giderilmeden açılan her yeni kontenjan, geleceğin sağlık hizmeti kalitesinden ödün vermek anlamına geliyor. Önümüzdeki beş yılda, Türkiye’de 300 binin üzerinde hekim olacak.
Peki, gerçek anlamda bu 300 bin hekimin kaçı yeterince donanımlı olacak? Türkiye’nin asıl ihtiyacı, sadece daha fazla hekim değil; daha iyi koşullarda çalışan, yeterli yardımcı sağlık personeliyle desteklenen, nitelikli eğitim alan ve ülkede kalmayı tercih eden hekimlerdir. YÖK’ün 2026’dan itibaren vakıf üniversitelerinde tıp ve sağlık kontenjanlarını yeniden değerlendirme kararı, bu dengeyi kurmak adına kritik bir viraj olacaktır. Gelecek değerlendirmeleri, niceliksel büyümenin yerini niteliksel derinleşmeye bırakması gerektiğini, aksi takdirde “insan kaynağı israfı” uyarısının bir gün tıp mezunları için de geçerli olabileceğini fısıldıyor.
