Oğlunun askerden firar ettiğini ve sınırda yakalandığını öğrendiğinde büyük bir yıkım yaşadı. Yakın dostu Eşref Edip’e yazdığı mektupta, “Bizim namussuzun yeni rezaletini işitmemiştim, Allah canını alsın! Bari müddet-i mahkûmiyeti kısa olmasaydı da mahbesten cenazesi çıksaydı!” dedi. Bu firar olayı, baba ile oğul arasındaki köprüleri bir daha kurulmamak üzere yıktı ve Emin’i hayatının geri kalanında tamamen yalnızlığa mahkûm etti. Emin, askerlik sonrası dönemde tam anlamıyla bir savruluş yaşadı. Babasının vefatının ardından ailesinden ve yakın dostlarından hiçbir destek göremeyen genç adam, İstanbul’un sokaklarına sığındı. Geceleri sabahçı kahvehanelerinde, izbe hamamlarda yatıp kalkan; sokaklarda çıplak ayakla dolaşan Emin, uyuşturucu ve ispirto parası bulabilmek için hamallık dahil en ağır işlerde çalıştı. 1939’da polis tarafından esrar içerken yakalanarak akıl hastanesine ve ardından cezaevine gönderilen Emin’in madde bağımlılığı zamanla eroin tiryakiliğine dönüştü.
Emin, kendisi gibi eroin bağımlısı olan bir mahkeme reisinin oğluyla, dönemin tanınan ailelerinden Belkıs Halim Vassaf’ın evine girdi. Evden, Belkıs Hanım’ın ninesinden ve annesinden kalma elmas küpeleri, elmas iğneleri, altın dizilerini ve yüklü miktardaki mücevheratı çaldılar ve daha sonra bunları elden çıkararak büyük miktarda para kazandılar. Polis soruşturması neticesinde yakalanan uyuşturucu bağımlısı iki genç, tahkikat amacıyla soydukları eve getirildi. Üzerlerinde şık fötr şapkalar ve elbiseler bulunan bu gençleri başlangıçta sivil polis zanneden ev sahipleri, gerçeği öğrendiklerinde büyük bir şaşkınlık yaşadı. Karakoldaki komiser, gençlerin eroin alamadıkları için çok ağır bir kriz geçirdiğini belirterek, Belkıs Hanım’ın eşi Doktor Ethem Bey’den tıbbi müdahale talep etti. Doktor Ethem Bey, gençlerin bu haline dayanamayarak reçete yazdı; gençlerin parası olmadığı için reçete bedelini de kendi cebinden karşılayarak eczaneden ilaçları aldırdı.
1940’lı yılların sonuna doğru, Emin’in bu sefil haline şahit olan eski bir baba dostu duruma müdahale etti. Bu hayırsever kişinin girişimleriyle Emin, Bursa’da bulunan devlet kontrolündeki Atatürk Çiftliği Harası’na kâhya olarak yerleştirildi. Bursa yılları, Emin’in hayatındaki yegane düzenli, huzurlu dönemdir. Burada evlenen ve alkol ile uyuşturucudan uzak durarak mazbut bir aile hayatı kuran Emin, uzun yıllar boyunca çiftlik işleriyle meşgul oldu. 1963’te bilinmeyen bir nedenle haradaki işine son verilen Emin, işsiz kalmasıyla birlikte yeniden İstanbul’un girdabına çekildi. Düzenli gelirini kaybeden Emin, eski kötü alışkanlıklarına süratle geri döndü. 1966’nın başlarında eşinin vefat etmesi ise onun hayata tutunma iradesini tamamen yok eden son darbe oldu. Kimsesiz kalan Emin, kendini tamamen ispirto ve esrara verdi, aynı yılın sonlarında birkaç ay boyunca akıl hastanesinde tedavi gördü. 1966’da akıl hastanesinden taburcu edilen Emin, artık sığınabileceği hiçbir çatısı kalmadığından Tophane semtinde boş bir kamyonet kasasında yaşamaya başladı. Bu karanlık günlerde, sesini duyurabilmek ve yaşama tutunabilmek amacıyla dönemin etkili köşe yazarlarından Çetin Altan’ı Milliyet gazetesinde ziyaret etti ve paraya ihtiyacı olduğunu belirterek yardım rica etti.
Çetin Altan, cüzdanını çıkarıp masaya bırakarak ihtiyacı kadarını almasını söyledi. Emin, “Siz ne münasip görürseniz” dedi ve cüzdandan sadece 10 lira alıp odadan ayrıldı. Bu görüşmeden yaklaşık bir ay sonra, Tophane’de geceleri sığındığı kamyon kasasında donarak öldü. Mehmet Akif Ersoy’un “Milletin marşı para karşılığında yazılmaz” diyerek büyük ödülü reddettiği, sırtında paltosu dahi olmadan Meclis’e gittiği bir gerçeklikte; onun en büyük eserlerinden biri olan “Safahat”ın binlerce baskı yaparak yayınevlerine milyonlar kazandırması, buna mukabil şairin öz oğlu Emin’in sokaklarda donarak can vermesi ve kızının kirasını ödeyemediği için evden atılmak istenmesi, durup düşünmemiz gereken çok acı bir hayat dersidir.
