Türkiye’de atama bekleyen öğretmen sayısının bir milyona yaklaştığı, eğitim fakültelerinin her yıl binlerce yeni mezun verdiği, yaklaşık 90 bin ücretli öğretmenin çalıştığı bir sistemde, atamaların yıllık 10 bin ila 15 bin bandında kalması, devasa bir yığılma yaratıyor. Bu psikolojik baskı ve yüksek stres, adayların potansiyel performanslarının altında bir sonuç almalarına neden oluyor. Uluslararası eğitim araştırmaları, bir öğrencinin akademik başarısını belirleyen okul içi en önemli faktörün “öğretmen niteliği” olduğunu kanıtlıyor. Eğitim bilimci Linda Darling-Hammond tarafından ABD’deki 50 eyaleti kapsayan geniş çaplı bir araştırmada; öğrenci başarısındaki değişkenliğin yüzde 40’ının doğrudan öğretmen niteliği ile açıklandığı ispatlandı. Sınıf mevcudu, okulun fiziki olanakları veya teknolojik altyapı gibi unsurlar, öğretmenin bilgi birikimi ve pedagojik kapasitesi kadar etki yaratmıyor. Bir matematik veya fizik öğretmeninin kendi alan testinden ancak soruların üçte birini doğru yanıtlayarak göreve başladığı bir senaryoda, öğretmenin ilgili konunun derinliğini kavratamayacağı açıktır. Bu öğretmenlerin yetiştireceği öğrenciler de ezbere dayalı bir zihin yapısına sahip olacak ve Türkiye’nin uluslararası değerlendirme sınavlarındaki (PISA, TIMSS) analitik düşünme, problem çözme ve fen okuryazarlığı becerilerindeki düşük performansı devam edecektir. Bir eğitimcinin birikimi, sadece mezun olduğu bölüm bilgisiyle sınırlı olamaz. Genel Yetenek testinde 16, Genel Kültür testinde 18 ortalamalarında kalan bir öğretmen kitlesi; temel dil becerilerinde, okuduğunu anlamada, metinler arası ilişki kurmada ve olayların bağlamını kavramada son derece yetersiz kalır. Kendisi bir metni çok boyutlu analiz edemeyen, farklı kaynakları karşılaştıramayan ve olaylar arasında neden-sonuç bağı kuramayan bir öğretmenin, yetiştirdiği nesillere “eleştirel düşünme” becerisini kazandırması beklenemez. KPSS’yi devre dışı bırakarak öğretmen istihdamını devralan “Milli Eğitim Akademisi” modelinin bu açığı kapatıp kapatamayacağı bir tartışma konusudur. Sistemin mimarları, eski sistemde eğitim fakültesi ile KPSS’den çıkan adayın hiçbir pratik tecrübe edinmeden doğrudan sınıfın sorumluluğunu almasının hata olduğunu, yeni modelin bu sorunu çözeceğini öne sürüyor. Akademi modelinin getirdiği 10-14 aylık teorik dersler ve usta öğreticiler eşliğindeki yoğun pratik eğitim süreci; adaya kriz çözmeyi, sınıf yönetimini, veli iletişimini sahada güvenli bir ortamda öğretmeyi, öğretmenliği salt “ezber bilgi” ile değil “öğretebilme ve iletişim kurabilme” yeteneği ile değerlendirmeyi vadediyor. Ne var ki bu yaklaşım, bir yanılsama barındırıyor. Akademinin temel hedefi, pedagojik formasyon ve uygulama eksikliklerini gidermektir. Oysa lise matematik, kimya veya tarih alan testlerinde en temel akademik soruları dahi çözemeyen, ortalamaları 20-30 aralığında kalan bir adayın “alan bilgisi” açığı, 14 aylık bir staj süreci veya usta öğretici mentorluğuyla kapatılamayacak kadar derindir. Kendi uzmanlık alanı olan branş testlerinde dahi soruların yarısını doğru yanıtlamaktan uzak, Türkçe okuduğunu anlama ve temel mantık testlerinde sınıfta kalan bir öğretmen profilinin; ister doğrudan atansın, ister Milli Eğitim Akademisi’nde 14 aylık staja tabi tutulsun, analitik düşünen, sorgulayan, medya okuryazarı, çok yönlü becerilere sahip ve küresel ölçekte rekabet edebilen nesilleri yetiştirmesi bilimsel ve pedagojik açıdan mümkün değildir. Eğitimde hiçbir reform, o reformu uygulayacak öğretmenin niteliğinden daha üstün olamaz. Öğretmenin bilmediği bir konuyu öğrencisine öğretemeyeceği, anlamadığı bir fikri tartıştıramayacağı bir gerçektir. Sonuç itibarıyla, Türkiye’de eğitimde kalite artışı hedefleniyorsa, atılması gereken adım sadece sınavların ismini veya formasyon yöntemlerini değiştirmek değildir. Asıl çözüm, liseden üniversiteye geçişte eğitim fakültelerine seçilecek adayların taban puan ve kalite standartlarını radikal bir şekilde yükseltmektir.
30 Eylül 2026, Çarşamba 07:00
Haberin Devamı
