Cumhuriyet yönetimi, koyduğu kuralların uygulanmasında son derece kararlı davrandı. 1924 yılı nisan ayında, genelgelere uymayan, dini sembolleri kaldırmayan veya Türkçe derslerini ihmal eden yaklaşık 40 Fransız ve İtalyan okulu (Papaz mektepleri) kapatıldı. Ancak dönemin en sansasyonel olayı, 1928’de yaşanan Bursa Amerikan Kız Koleji olayıdır. Okulda yatılı okuyan üç Müslüman Türk kız öğrencinin, misyoner öğretmenlerin telkinleriyle Hristiyan olduklarının ortaya çıkması, ülkede büyük infial yarattı. Basın ve kamuoyu, olayı “zehirli yılanın sokması” olarak nitelendirdi. Atatürk’ün de yakından takip ettiği olay sonucunda, devlet sert bir refleks gösterdi ve okul derhal kapatıldı. Bu sıkı politikalar neticesinde, Osmanlı döneminde sayıları 465’i bulan Amerikan okullarının sayısı, Cumhuriyet’in ilk on yılında parmakla sayılacak kadar azaldı ve misyonerlik “kurumsal” olarak büyük bir darbe aldı.
II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’nin çok partili hayata geçişi ve NATO ittifakına katılması, Batı ile ilişkilerde yeni bir sayfa açtı. Bu dönemde misyonerlik faaliyetleri de kabuk değiştirerek, “doğrudan din değiştirme” hedefinden “kültürel nüfuz” ve “sivil toplum” eksenli bir yapıya evrildi. 1961’de Yeni Delhi’de toplanan Dünya Kiliseler Konseyi, klasik misyonerlik anlayışının İslam dünyasında başarısız olduğunu ve tepki çektiğini kabul ederek stratejik bir revizyona gitti. Yeni strateji, “misyonsuz misyonerlik” olarak tanımlanabilir. Bu yeni doktrine göre, Müslümanları doğrudan Hristiyan yapmaya çalışmak yerine, onlara Hristiyan kültürünün değerlerini (demokrasi, insan hakları, bireysellik, Batı müziği ve sanatı) aşılamak hedeflendi. Hedef kitledeki bireylerin, kendi milli ve manevi değerlerinden (İslam kültürü) soyutlanarak, hayata Hristiyan perspektifinden bakan, “ismi Ahmet/ Mehmet ama zihniyeti Batılı” bireyler haline getirilmesi amaçlandı.
Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında misyonerler, dini kimliklerini geri plana iterek “Sivil Toplum Kuruluşu” (STK) maskesi altında faaliyet göstermeye başladı. İngilizce, Almanca öğretme bahanesiyle açılan kurslarda, pratik yapma adı altında İncil okumaları ve kültürel empoze çalışmaları yapıldı. Türkiye’nin doğusundaki geri kalan bölgelerin sorunlarına yönelik “insani yardım” projeleri, misyonerlerin bölgeye giriş bileti oldu. “Dinlerarası Diyalog”, “Medeniyetler İttifakı” gibi kulağa hoş gelen kavramlar üzerinden, Hristiyanlığın “sevgi dini”, İslam’ın ise (dolaylı olarak) “şiddet üreten bir yapı” olduğu algısı işlenmeye çalışıldı. Çevre sorunları ve kadın hakları gibi evrensel temalar, misyonerlerin seküler kesimlerle temas kurmasını sağlayan yeni kanallar oldu.
21. yüzyılın başında Türkiye, Avrupa Birliği (AB) uyum süreci ile ulusal güvenlik kaygıları arasında sıkışan bir tablo çizdi. AB reform paketleri çerçevesinde genişleyen özgürlük alanları, misyonerlik faaliyetlerinin daha görünür hale gelmesine neden oldu. Son yıllarda Türkiye’deki misyonerlik sahasında Batılılardan boşalan yeri, Güney Koreli Protestan (Evanjelist) gruplar doldurmaya başladı. “Kudüs’e Dönüş” hareketi kapsamında, İpek Yolu üzerindeki ülkeleri Hristiyanlaştırmayı hedefleyen Koreli misyonerler, Türkiye’yi stratejik bir “geçiş kapısı” olarak değerlendirdi. Teknolojinin gelişimi ve sosyal medya kullanımının yaygınlaşması, misyonerlik faaliyetlerini fiziksel mekanlardan dijital platformlara taşıdı. Bu, “sınırların kalktığı” ve devlet denetiminin en zor olduğu alandır. Türkiye’de nüfusun yüzde 70’inden fazlasının sosyal medya kullanıcısı olması, dijital misyonerlik için devasa bir havuz sunuyor. Misyoner gruplar, büyük veri analitiği kullanarak hedef kitlelerini belirliyor ve onlara yönelik özel içerikler sunuyor.
