YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Aşkın bilimsel ve fizyolojik binlerce tanımı var. Dopaminler, feromonlar, vasopresinler… Yüzlerce hormon, yüzlerce etki. Benim içinse bunları bilimsel olarak bilmenin hiçbir önemi yok. Hisseder ve yaşarım. Aşık hissetmeme hangi hormon neden olmuş, ne fark eder? 3 gün aç kalıp da açlığımı hissetmeyişime, dilimin dolaşmasına, güzel olma isteğime, yüzümdeki aydınlanmaya odaklanırım. Uykusuz gecelerime, bu uykusuzluğu hiç hissetmeyişime, tek mesajındaki etkiye, “Alo” dediğinde erittiği vücuduma, anlamsızca her duruma bonkörce saçtığım gülüşlerime, sürekli sesini duymak isteyişime… 

Aşk naif duyguların ve bir o kadar da vahşi hazların içinde bulunduğu, kendi içinde ironi oluşturan bir mesele. Aşk sizin için nedir bilmem ama Adam Smith’in dediği gibi “Aşkın olduğu hiçbir şey can sıkıcı ve sıradan değildir.” Buna evlilik de dahil. Hayatın koşturmasından ve negatifliğinden unuttuğunuz ve kendinizi yanında hiç mutlu hissetmediğiniz bir partneriniz varsa, üzgünüm ama ona aşık değilsiniz. Aynı şekilde kilo aldıysanız ve eskisi kadar bakımlı değilseniz partnerinizin buna değmeyeceğini düşünüyorsunuzdur. Çoğu kişi “İnsan kendisi için bakımlı olur” der ama buna kendileri bile inanmazlar. İnsan başkalarına güzel görünmek için bakımlı olur, takdir insan psikolojisinde küçümsenmeyecek bir yere sahiptir. Sahi ıssız bir adaya düşseniz ne önemi kalır saçınızın renginin, zayıflığınızın, ne giydiğinizin? Aşk insana değer katar, yaşama arzusu ve enerjisi sağlar. Kim tarafından olursa olsun sevmek, sevilmek güzel şeydir. Ama biri için özel olmak, duyusal egoyu tatmin eder. Birini özel hissettirmek, hissettirirken gözündeki mutluluğu görmek… 

Aşkın sabit bir tanımı olması mümkün değil. Ne bileyim işte, kim sizi yıldızlara çıkarıyorsa ona aşıksınız demektir. Onunla konuşmak, onu görmek haz veriyorsa, bir de üstüne dokunmak istiyorsanız elleriniz titreyerek… Bütün o mantıklı kurduğunuz cümleleri, dudaklarınızı yalayarak arkadaşlarınıza kestiğiniz ahkamları, "Yapmam" dediklerinizi, sıradanlığınızı atıyorsanız çöpe…

Bizim ülkemizde ise aşk bir zorunluluktan, kendini kandırmaktan ibaret. Aşkı yaşamakta tek seçenek olan evlilikte, hızlıca aşkı arayışa koyulursunuz. Belirli bir zamanınız vardır ve bu zaman hiç de sandığınız kadar uzun değildir. Senelerce okumaya çalışırsınız, okurken aşık olamayacağınız dikte edilir çünkü derslerinize odaklanamazsınız. Okulu bitirdikten sonra aşık olmamanız için sizi kodlayan büyükleriniz “Eee ne zaman evleniyorsun? Hayatında biri var mı?” diye irdelemeye başlarlar. Zaman kısıtlıdır. Hemen birini bulmalı ve sözde aşık olmalısınızdır. Hele kadınsanız çocuk yaşınız geçmeden bu hamleyi yapmanız gerekir. Odaklanacağınız şeyler hisleriniz değil, kafanızdaki sorularınız olmalıdır. “İyi bir baba olur mu, işi gücü iyi mi, sakin mi, benimle evlenir mi?” Şansınız varsa tüm bu sorulara tik koyup bir de aşkı bahşeder Yaradan.

Ama durum çoğu zaman böyle olmuyor işte. Mezun olduktan sonra kimseden geri kalmamak için, anlık mutluluklarla dolu, kendini tanımadan yapılmış evlilikler görüyoruz. Toplumsal baskı ile yapılmış çocuklar… Geriye, klişe hayatlara boyun eğen oyuncak bebekler gibi hisseden insanlar kalıyor. Charles Bukowski’nin dediği gibi; “Sabahın altı buçuğunda bir çalar saat sesiyle uyanıp yataktan fırlayan, giyinip zorla bir şeyler atıştıran, sıçıp, işeyip, dişini fırçalayan, saçını tarayan, başka birine büyük paralar kazandırdığı bir yere ulaşmak için trafikle boğuşan ve tüm bunlara sahip olma fırsatı bulduğu için müteşekkir olması istenen biri hayattan nasıl keyif alabilir?”

Tüm bu rutin hayatın içine, aşık olmadığınız bir partneri ekleyin. 50-60 yıl orta yolu bulmak için çaba harcamanız gerektiğini söyleyen insanlar, yaşadığınız derin boşluğun tanımını yapabiliyorlar mı size? Ya da tüm bunlara ek “Dövmüyor, sövmüyor…” diye başlayan teselli cümleleri içinizi gerçekten rahatlatıyor mu? Özellikle kadınlara bahşedilen şey ne acı! Biri bizi dövmediği ve sövmediği için ona minnettar olmalıyız!

Bir insanın mutsuz olmaması. o insanın mutlu olduğu anlamına gelmez. İçinde bir yerlerde hep bir şeylerin eksik olması aşkın eksikliğidir aslında. Tanımlayamadığı, arzuladığı, o filmlerde gördüğü ama imkansız sandığı duygular işte. İnsanı hayata bağlayan olgu, duygulardır. İnişler, çıkışlar bazen inatlaşmalar, didişmeler, "Arayacak mı?" diye merak etmeler, kaybetme korkusunu hissetmeler, dönüp aradığında “Oh be” demeler… Aşkı yaşamak için öyle çok paraya da ihtiyaç yoktur. Seversin işte, mutfakta yemek yaparken sarılmak gelir içinden, durup dururken öpmek, sesini duyup anlamsızca gülümsemek… Bunları görev değil; içinde patlayan volkanları biraz olsun dindirmek için yaparsın. 

Basittir aslında kadınları anlamak beyler! Kadınlar büyük anlamlar yüklerler küçük jestlere, sevildiğini hissederse sizi dünyanın en mutlu erkeği yapmak için çabalar dururlar. Aşk birbirine tahammül etmek değildir, aşk bir zorunluluk da değildir. Aşk her insanın ölmeden önce mutlaka tatması gereken, midede kelebekler uçuşturan harika bir duygudur. 

Yazarlarımızdan

13 Temmuz 2020, Pazartesi 13:11
13 Temmuz 2020, Pazartesi 10:53
13 Temmuz 2020, Pazartesi 07:10
Sıradaki haber yükleniyor...
holder