Bir zamanlar insanların kendilerine özgü hayalleri vardı. Kimi küçük bir sahil kasabasında yaşamak isterdi, kimi kalabalık bir şehirde kendi yolunu çizmeyi… Şimdiyse sanki herkes aynı hayatın peşinden koşuyor. Aynı evler, aynı tatil fotoğrafları, aynı başarı hikâyeleri ve benzer mutluluk tarifleri…
Sosyal medya, başkalarının hayatlarına bakmayı kolaylaştırırken kendi hayatımızı sorgulamamıza da neden oluyor. Birinin yeni evi, diğerinin yurt dışı tatili, bir başkasının terfisi derken sahip olduklarımız gözümüzde küçülebiliyor. Üstelik çoğu zaman başkasının hayatının yalnızca gösterdiği kısmını görüyoruz; o fotoğrafın arkasındaki yorgunluğu, kaygıyı ya da sıradanlığı bilmiyoruz.
Belki de asıl mesele, herkesin birbirine benzemesi değil; farklı olmanın riskini almakta zorlanmamız. Çünkü toplumun alıştığı yoldan gitmek daha güvenli hissettiriyor. Oysa herkesin aynı yaşta evlenmesi, aynı zamanda kariyer yapması ya da aynı şeyleri istemesi gerekmiyor.
İnsan kendi hayatını ne zaman başkasının ölçülerine göre değerlendirmeyi bırakacak? Belki de bunun cevabı, ne istediğimizi yeniden hatırlamakta saklı. Başkalarının alkışladığı bir hayat yerine, kapıyı kapattığımızda içinde huzurlu hissettiğimiz bir hayat kurmakta…
Çünkü sonunda önemli olan, herkesin doğru bulduğu hayatı yaşamak değil; kendi hayatımızın içinde kendimize yabancılaşmamaktır.
Eskiden sıkılmak diye bir şey vardı. Ne yapacağını bilemediğin, dakikaların geçmediği, bazen pencereden dışarı bakıp öylece oturduğun zamanlar… Şimdi ise daha canımız sıkılmadan elimiz telefona gidiyor. Bir video, bir mesaj, birkaç sosyal medya gönderisi derken boş kaldığımız her saniyeyi dolduruyoruz. Otobüste beklerken, asansörde, yemek yerken hatta bazen biriyle konuşurken bile telefon elimizde.
Belki de bu yüzden kendi düşüncelerimizle baş başa kalmaya alışamıyoruz. Sessizlik olduğunda hemen bir şey açıyor, beklerken telefonumuza bakıyor, yalnız kaldığımızda kendimizi başkalarının hayatlarının arasında buluyoruz. Sanki birkaç dakikalık boşluk bile katlanılması gereken bir şeymiş gibi davranıyoruz. Oysa insanın zihninin gerçekten dinlenebilmesi için her anının bir şeyle doldurulması gerekmiyor.
Üstelik sıkılmanın kötü bir şey olduğundan da emin değilim. Bazen en güzel fikirler, en uzun hayaller ve hiç beklemediğimiz kararlar tam da yapacak hiçbir şeyimiz olmadığında ortaya çıkıyor. Çocukken saatlerce oynadığımız oyunları, kendi kendimize kurduğumuz hikâyeleri düşünün. Kimse bize “Şimdi de şu videoyu izle” demiyordu. Zihnimiz kendi kendine bir şeyler üretiyordu.
Belki de asıl mesele sıkılmak değil; kendimizle baş başa kalmaktan ne kadar uzaklaştığımız. Her boşluğu doldurmak yerine bazen hiçbir şey yapmamayı deneyebiliriz. Telefonu bir kenara bırakıp pencereden dışarı bakmak bile bugün küçük bir özgürlük sayılabilir. Çünkü insan bazen dünyadan uzaklaşınca değil, kendine biraz alan açınca gerçekten dinleniyor.
Sabah işe, toplantıya, trafiğe yetişiyoruz. Sonra daha iyi bir işe, daha güzel bir eve, daha fazla paraya, daha iyi bir hayata yetişmeye çalışıyoruz. Bir hedefe ulaştığımız anda önümüze başka bir hedef koyuyoruz. Sanki durduğumuz anda geride kalacakmışız gibi sürekli hareket halindeyiz.
Bunun en garip tarafı ise çoğu zaman nereye gittiğimizi gerçekten sorgulamamamız. Çevremizde herkes bir şeyler yapıyor diye biz de yapmak zorunda hissediyoruz. Biri evleniyor, biri kariyer değiştiriyor, biri ev alıyor, biri başka bir şehre taşınıyor. Sonra fark etmeden başkasının hayatındaki kilometre taşlarını kendi hayatımızın takvimine koyuyoruz. “Benim de artık bunu yapmam gerekiyor” cümlesi, hayatımızın en sık kullandığımız cümlelerinden biri haline geliyor.
Oysa herkesin yetişmesi gereken yer aynı değil. Belki 25 yaşında yapılması gerektiği söylenen bir şeyi 30 yaşında yapmak, 30 yaşında doğru kabul edilen bir kararı hiç almamak mümkün. Hayatın bir kullanım kılavuzu yok. Buna rağmen kendimize sürekli son tarihler koyuyoruz. Sanki belli bir yaşa kadar her şeyi tamamlamazsak geç kalmış olacağız.
Belki de arada bir durup kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor: “Ben gerçekten neyin peşinden gidiyorum?” Cevabı başkasının hayatından alınmışsa biraz durmakta fayda var. Çünkü bazen hayatımızı kaçırmamızın nedeni yeterince hızlı gitmemek değil, bize ait olmayan bir yere yetişmeye çalışmak olabilir.
Bir insanı tanımak, onun en sevdiği yemeği, hangi müziği dinlediğini ya da nerede yaşadığını bilmekten çok daha fazlası. Hatta bazen yıllardır hayatımızda olan birini bile gerçekten tanımadığımızı fark edebiliyoruz. Çünkü herkes kendisinin göstermek istediği tarafını gösterebilir. Asıl mesele, kimsenin izlemediği zamanlarda nasıl biri olduğunu görebilmek.
Sosyal medya bu meseleyi daha da karmaşık hale getirdi. İnsanların hayatlarının birkaç saniyelik, özenle seçilmiş görüntülerine bakıp onlar hakkında kocaman fikirler oluşturuyoruz. Mutlu görüneni mutlu, güçlü görüneni güçlü, başarılı görüneni kusursuz sanıyoruz. Bir fotoğraf, birkaç cümle ya da kısa bir video, bir insan hakkında hüküm vermemiz için yeterli hale geliyor.
Oysa insanı tanımak biraz zaman istiyor. Onun istediği olmadığında nasıl davrandığına, kendisinden daha güçsüz gördüğü insanlara nasıl yaklaştığına, hata yaptığında özür dileyip dilemediğine bakmak gerekiyor. Çünkü insanın gerçek karakteri her şey yolundayken değil, işler istediği gibi gitmediğinde daha çok ortaya çıkıyor. Birinin size nasıl davrandığından çok, kendisine hiçbir faydası dokunmayacak insanlara nasıl davrandığı belki de daha önemli.
Belki de bu yüzden insanları hemen tanımlamaya bu kadar meraklı olmamalıyız. “İyi biri”, “kötü biri”, “çok güçlü”, “çok mutlu” gibi etiketler hayatın tamamını anlatmaya yetmiyor. Hepimizin kimsenin görmediği bir tarafı var. Bir insanı gerçekten tanımak da belki onun bize gösterdiği yüzü değil, zaman içinde değişen bütün yüzlerini görebilmeyi gerektiriyor.
Bazı korkularımızın adını koymak kolaydır. Yükseklikten, yalnız kalmaktan, kaybetmekten, başarısız olmaktan korkarız. Ama bazen korktuğumuz şeyin kendisi değil, onun başımıza getirebileceği ihtimaldir. Bir kapıyı açmaktan değil, arkasında ne olduğunu bilmemekten çekiniriz.
Garip olan şu ki korkularımız çoğu zaman gerçekleşmemiş bir gelecekte yaşar. Henüz olmamış bir konuşmayı kafamızda defalarca yapar, henüz gitmediğimiz bir yolun sonunda ne olacağını düşünürüz. Sonra da daha hiçbir şey olmadan kendimizi geri çekeriz.
Oysa korkmak her zaman durmamız gerektiği anlamına gelmez. Bazen korku, bizim için önemli bir şeyin tam karşısında durduğumuzu gösterir. Yeni bir işe başlamak, birinden vazgeçmek, yeniden sevmek, yalnız başına bir karar vermek...
Belki de korkularımızı tamamen yok etmeye çalışmak yerine onlarla birlikte yürümeyi öğrenmeliyiz. Çünkü cesaret, hiç korkmamak değil; korkarken de hayatın kapısını çalabilmek. Sonuçta hayat, bütün ihtimalleri önceden garanti etseydi cesarete hiç ihtiyacımız olmazdı.
Çocukluğumuzun bazı anılarını neden bu kadar net hatırlıyoruz? Bir yaz akşamını, sokakta oynanan oyunu, mutfaktan gelen bir kokuyu, televizyonda izlenen bir diziyi… O yıllarda elimizde bugünkü kadar eşya, seçenek ve teknoloji yoktu. Ama nedense küçücük şeylerin bile hafızamızda kocaman bir yeri vardı.
Belki de bunun nedeni her şeyin bu kadar hızlı tüketilmemesiydi. Bir şarkıyı sevdiğimizde günlerce, haftalarca aynı şarkıyı dinlerdik. Bir dizinin yeni bölümünü beklerdik. Fotoğraf çekince hemen görmek yerine filmin çıkmasını beklerdik. Bir arkadaşımızı özlediğimizde ona ulaşmak için mesaj kutusunu açmak yerine gerçekten buluşmayı beklerdik. Beklemek hayatın doğal bir parçasıydı.
Şimdi ise neredeyse her şey elimizin altında. İstediğimiz şarkıya, filme, habere, insana saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Fakat belki de seçeneklerin bu kadar artması, anların değerini azaltıyor. Bir görüntünün yerine yenisi geliyor, bir şarkı bitmeden başka bir şarkıya geçiyoruz. Daha çok şey görüyor ama daha azını hatırlıyor olabilir miyiz?
Belki özlediğimiz şey aslında geçmişin kendisi değil. O zamanki yavaşlık. Bir şeyin gerçekleşmesini beklemenin heyecanı, küçük şeylerden mutlu olabilmek ve bir anı gerçekten yaşamak… Bazen daha fazlasına sahip olmak, daha fazlasını hissetmek anlamına gelmiyor. Belki de hafızamızın en sevdiği şey, hayatın biraz yavaşlaması.
Uyandığımız anda dünyada neler olduğunu öğreniyoruz. Kim ne paylaşmış, nerede ne olmuş, hangi ünlü ne söylemiş, hangi haber gündeme gelmiş… Gün içinde yüzlerce bilgiyle karşılaşıyoruz. Üstelik bunların çoğunu biz özellikle aramıyoruz. Bilgi artık kapımızı çalmıyor; doğrudan cebimize geliyor.
Bir konuda hiçbir şey bilmemek neredeyse ayıp gibi hissettirebiliyor. Her gündemi takip etmek, her konuda fikir sahibi olmak, herkesin ne konuştuğunu bilmek istiyoruz. Bazen bir sohbetin dışında kalmamak için hiç ilgilenmediğimiz bir konuyu bile öğreniyoruz. Fakat bütün bunların zihnimizde nasıl bir kalabalık oluşturduğunu pek düşünmüyoruz.
Oysa insanın her şeyi bilmesi gerekmiyor. Her haberi okumak, her tartışmaya fikir belirtmek, herkesin hayatındaki gelişmeden haberdar olmak zorunda değiliz. Bazen bir şeyi bilmemek cehalet değil, kendimize ayırdığımız bir alan olabilir. Çünkü zihnin de tıpkı evimiz gibi; sürekli eşya doldurursak bir süre sonra hareket edecek yer bulamıyoruz.
Belki de çağımızın en büyük lükslerinden biri, her şeyi bilmemeyi seçebilmek. Bugün ne olduğunu bilmediğimiz bir konu için kendimizi eksik hissetmemek… Her tartışmaya dahil olmamak, her haberi tüketmemek, bazen telefonu kapatmak. Çünkü bilgi çoğaldıkça daha bilgili olduğumuzu düşünüyoruz ama belki de asıl mesele, hangi bilgiyi hayatımıza alacağımızı seçebilmek.
“Hayır” demek yalnızca iki hecelik bir kelime. Ama konu hayatımıza geldiğinde söylemesi hiç de kolay değil. Bir davete gitmek istemediğimiz halde “Ayıp olmasın” diye kabul ediyoruz. Yorulduğumuz halde birinin işini üstleniyoruz. Kırılmasın diye istemediğimiz şeylere evet diyoruz. Sonra da kimseye söylemeden kendi kendimize kızıyoruz.
Bunun altında çoğu zaman reddedilme ya da yanlış anlaşılma korkusu var. İyi insan olmakla herkesi memnun etmek arasındaki çizgiyi birbirine karıştırıyoruz. Birinin isteğini geri çevirdiğimizde kötü biri olacağımızı düşünüyoruz. Oysa sürekli kendimizden vazgeçerek iyi biri olmaya çalışmak, bir süre sonra hem bizi yoruyor hem de ilişkilerimizi sağlıklı olmaktan çıkarıyor.
Üstelik “hayır” demek her zaman büyük bir kavga ya da sert bir tavır anlamına gelmiyor. Bazen “Bugün gelemeyeceğim”, “Bunu yapmak istemiyorum” ya da “Şu an buna ayıracak gücüm yok” demek yeterli. Karşımızdaki insanın hayal kırıklığı yaşaması da her zaman bizim hatamız değil. Herkesin bizi her kararımızda memnuniyetle karşılamasını beklemek zaten mümkün değil.
Belki de büyümenin bir parçası, başkalarının bizi yanlış anlaması ihtimalini göze alabilmek. Çünkü hayatımızın tamamını insanların bize kızmaması üzerine kurarsak, kendi isteklerimize sıra gelmiyor. Bazen birine “hayır” demek, aslında kendimize ilk kez “evet” demek olabilir.
