Yılların usta oyuncusu Tarık Papuççuoğlu’nu bilirsiniz… Bodrum’da bir misafirhanede kalıyormuş. Bu ortaya çıkınca da sosyal medyada üzülenler, vefasızlıktan dem vuranlar başlamış bilip bilmeden yazmaya tabii. Oturdukları yerden ne kolay değil mi? Oysa kendi tercihi bu. 77 yaşındaki oyuncu; meslektaşı Zihni Göktay’ın kendi isteğiyle huzurevini tercih etmesi gibi, bu şekilde daha mutlu olacağına inanmış ve mütevazı bir misafirhaneye yerleşmiş. Parası pulu olmadığından değil; tam tersine mal varlığını çocuklarına bölüştürmüş, kimseye de yük olmak istememiş ve bu kararı vermiş. 15 yıldır da huzurlu ve keyifli şekilde yaşıyormuş böyle. İnsan ilk duyunca üzülüyor, sanki birileri onu oraya terk etmiş gibi. Oysa rahmetli Zihni Göktay meselesinde de yazmıştım… Biz ‘yaşlıyı bakımevine atmak’ olarak görüyoruz bu olayı.

Geleneğimizde yok böyle bir bakımevi, huzurevi, misafirhane falan ama onun belki de daha iyi bakım alacağını, yaşıtlarıyla daha iyi hissedeceği bir ortamda kalacağını hesaba katmıyoruz. Nitekim Zihni Göktay da üzülenler yüzünden bir açıklama yapmak zorunda kalmıştı; evi kentsel dönüşüme girdiği için, kızıyla ortak karar vererek bakımevine yerleşmişti. “Burası bana iyi geldi, kalmaya devam ederim belki” demişti de, rahatlamıştı millet! Hatta eklemişti; “Bakıcıya ihtiyacım var, ilaçlarımı takip edecek biri lazım, evin fazla odasının olması lazım vs.” E bunlara imkan yoksa, ne olacak? En uygun çözümü bulmuştu ve mutluydu. Bizim hatamız şurada; o yaşlıların da sosyalleşmeye ihtiyacı olduğunu unutuyoruz. Çalışan bireylerle kalan yaşlılar, çoğu zaman evde yalnız kalıyor. Çocuklarının ve torunlarının ev düzeninde yaşıyor ya da çocuk bakıcısı görevi veriliyor onlara. Niye yapsın bunu? Ha, yaşlı kişi bakıma muhtaçsa şayet; bakıcı tutmak gerekiyor. Fahiş bakıcı paralarını da geçelim, piyasada iyi ve güvenilir bakıcı bulmak ayrı dert. Oysa iyi ve konforlu bir bakımevinde, arkadaşlarıyla sosyalleşerek, sağlığıyla ilgili iyi bakım alarak yaşamak neden bu kadar tepki görüyor? Bazı şeyleri fazla dramatize ediyoruz bence. Önünü arkasını düşünmeden çok ezberden konuşuyoruz. Oysa ilgimiz sevgimiz yerinde olduğu sürece, yerin bir önemi var mı? Mesela biz bir grup kız arkadaş, ileride hangi bakımevinde kalsak diye konuşuyoruz kendi aramızda; ‘yan yana odalarda kalalım, eğleniriz hiç değilse’ diye ileriye dönük planlar yapıyoruz. Hayat şartları bunu önüne koyuyorsa, neden olmasın?

GÜLBEN HAKSIZ MI ŞİMDİ?
İlginçtir, her zaman çocuklara desteği, yardımları ve memleket meselelerine duyarlılığı ile ön plana çıkmayı seven Gülben Ergen, sosyal medyada abonelik sistemine geçtiğini açıkladı. Bu iki ayrı cümle çok şey anlatıyor aslına bakarsanız… Ergen, Ahbap Derneği soruşturmasında savcıya bilgi verdikten sonra dedi ki; “Gerçekten iyilikten maraz doğuyormuş… Sıla bebek ile Fatmanur ve kızı vakalarında tarafıma savcılık şikayetinde bulunuldu. Narin davası sürecinde tehdit edildim. Rojin Kabaiş davasında linçlendim. Haluk Levent konusundaki süreçle ilgili ifadem istendi. İyi niyetle atılan adımların bu şekilde manipüle edilip insanların burnundan getirilmesi sebebiyle, ben de bizzat sorumlular hakkında yasal şikayet hakkımı kullanacağım. İfade sürecimin ardından iyilik ve adalet arayışıma son verip, X hesabımı donduruyorum.” Haksız mı? İyilik adına ne yapsan, bir gün gelip seni vuruyor bu ülkede. Hoş, bu işlerle uğraşırken de onu samimi bulmayanlar vardı, eleştirenler vardı ama kimse yerinden bile kalkmadan verip veriştirirken, o çaba harcıyordu. Reklam için bile olsa, insanların görmesini duymasını sağlıyordu. Emeğine sağlık bence. Dönelim başa… Bu abonelik sistemi de şunu gösteriyor sanırım; “Ben bu saatten sonra kendi işime bakarım!” diyor Gülben. Benim anladığım bu, en azından. Yani diyor ki, milletin derdiyle yorulmama ne gerek var, üstelik olan bana oluyor, madem şöhretimi iyilik adına kullanamıyorum, her seferinde dayak yiyorum, ben de parasını verip beni takip edenlere yani ‘hak edenlere’ gerekli ilgiyi göstereceğim, onlara özel içerikler sunacağım. Bu arada herkes içeriklere takılmış, ne anlatacak, ne gösterecek diye… Mayolu pozlar, seksi haller vs belli ki. Zerre ilgilenmiyorum. Ama bu tercihi, bu vites değişimini toplumsal olarak tartışmamız gerek diyorum.

BİZ VOLEYBOL ÜLKESİ DEĞİLİZ AMA OLMAK İSTİYORUZ!
Milletler Ligi final maçında şampiyon olan A Milli Kadın Voleybol takımımız, bir kez daha ülkeye büyük gurur yaşattı ve gönüllere taht kurdu. Evet sevindik, çok mutlu olduk, kızlara bir kez daha hayran kaldık ama kolektif bir sevinç var mıydı, hiç gördük mü, duyduk mu? Yoktu. Hani “biz voleybol üyesiyiz” diyorlar ya, değiliz kardeşim! Voleybol ülkesi olsak, kızların bu başarısından sonra ortalık yıkılırdı, konvoylar yolları doldururdu, kutlamalar yapılırdı futboldaki en ufak başarı anında yapıldığı gibi. Hani, hiçbiri yok! Çünkü biz voleybol ülkesi falan değiliz. Uzun yıllardır dişe dokunur hiçbiri başarısı olmayan, aşırı para içinde yüzdükleri için bütün şımarıklıkları yapan, maço kültürün bir numaralı adresi futbolun ülkesiyiz biz. Ama biz, voleybol ülkesi olmak istiyoruz, evet! Hayal kırıklığı yaratmayan, başarıları tesadüf olmayan, sahada canla başla mücadele eden, onca başarıya rağmen mütevazılıklarını asla bozmayan ‘bizim kızlar’ın oynadığı, emek dolu voleybol ülkesi olmak istiyoruz. Bunun için o kızları alkışlıyoruz, bağrımıza basıyoruz işte.

