4 Mayıs 2009… Yer Mardin’in Mazıdağı ilçesi, Bilge köyü. Bir nişan töreninde kadın, çocuk demeden 44 kişi katledildi. Tarihin en kanlı olaylarından biri olarak manşetlere taşınan ‘Bilge Köyü Katliamı’, sosyologlardan oluşan bir grup akademisyen tarafından da derinlemesine araştırıldı. Kimine göre koruculuk sistemine bağlı anlaşmazlıklar, kimine göre kan davasıydı ancak perde arkasında çok daha derin, çok daha sosyolojik sebepler vardı. ‘Bu denli bir düşmanlık neyin nesidir?’ sorusu gündemin ilk sırasındaydı. Geldik 2026’ya… Emin Alper’in Bilge Köyü Katliamı’ndan esinlenerek çektiği ‘Kurtuluş’ isimli filmi, Berlin Film Festivali’nde ‘Gümüş Ayı’ ödülünü aldı. Ayakta alkışlanan ve dünya kamuoyunda büyük ilgi gören film, artık sinemalarda. Bu filmin ülkede merakla beklenmesi, sadece Emin Alper sinemasının başarısından kaynaklı değil, hikayenin gerçek ve politik unsurlar taşımasındandı biraz da. Filmin konusuna gelirsek… Kuş uçmaz kervan geçmez bir köyde, yönetimi elinde tutan Kürt kökenli Hazeran aşireti PKK’ya karşı mücadelede devletin yanında durarak koruculuk yapıyor. Cemaati yöneten de dini liderleri Şeyh Ferit’tir (Feyyaz Duman). Gün geliyor, devletin yanında yer almayıp o bölgeyi terk eden ve aşağıdaki köye taşınan Bezariler, eski topraklarını istiyor. Onca yıl ekip biçtikleri toprakları vermek istemeyen, devletin yanında yer aldıkları halde istedikleri refaha ulaşamadıklarını düşünen köy halkı; ılımlı ve ‘sakinlik yanlısı’ Şeyh Ferit’in yerine, daha sert ve radikal çözüm isteyen Mesut’u (Caner Cindoruk) getiriyor. Resmen darbe yapılıyor yani. Emin Alper gerçek hayatta yaşanmış bu olaydan yola çıkarken; insanların ve toplumların ne kadar büyük suçlar işleyeceğini, koruculuk sistemini, din ve güç ilişkilerinin bir toplumu nasıl radikalleştirebildiğini anlatıyor. Sonuç? Film 10 numara 5 yıldız mı peki? Onu da buyrun, aşağıdaki yazıda tartışalım…

Öncelikle hikayeyi yazan ve yöneten Emin Alper’in ‘Bilge Köyü Katliamı’nın belgeselini çekmek istemediği ortada. O malum hikayeyi, bir toprak savaşı üzerinden anlatmayı tercih etmiş. Hatta yer yer gerilim sahneleri, duygusal hezeyanlar ve sinemasal becerilerle başka bir yola sokmuş filmi. O yüzden de eksik kalmış hikaye. Köylüleri silahlandıran kim? Toprakların işgaline göz yuman kim? Şimdi onlara topraklarını ‘geri alabileceğini’ söyleyen kim? Bir belgesel çekmemiş olsa dahi; bölgenin politik, sosyolojik gerçekleri ve malum tarihsel süreç dikkate alınmadığı için, havada kalıyor her şey. O zaman kötü bir film diyebilir miyiz? Asla! Emin Alper’in yorumu böyle. Politik kısımları bilerek teğet geçmiş olabilir, bu da onun tercihidir. Bağlamdan çıkarsak, gayet başarılı bir film çekmiş. İnsan ruhunun kötülüğünü bu yolla anlatmayı tercih etmiş. ‘Sıradan insanlar nasıl şiddetin parçası olur?’ sorusu üzerine düşündürtmesi çok önemli. Kimi eleştirmenlerin ‘Kötülüğün Anatomisi’ diye başlık atması da bu yüzden. Özetle, politik bir hikaye izlemek isteyenleri hayal kırıklığına uğratabilir bir parça. Öte yandan, filmin çekimleri, gerilimi, oyunculukları 10 numara 5 yıldız! Sahnelerdeki gerilimin dozu, gerçek ve rüya arasında gelip giden sahneler, o boğucu atmosfer bize öyle iyi geçiyor ki etkilenmemek imkansız. Filmde en sevdiğim şey ise, uyduruk şive olmaması! Bütün oyuncular şahane Kürtçe konuşuyor; aksanları, şiveleri o kadar yerinde ki hayran kalmamak elde değil. Zaten Emin Alper bir röportajında, “Türkiye sinemasında Kürt coğrafyasını anlatıp tek kelime Kürtçe konuşulmaması çok eleştirilen bir şey. Ben de en azından bu dili görünür kılmak istedim. Filmde Kürtçe’ye belli bir yer açtık” demiş. Bu tercihi ve dili kullanma yönetimi de alkışı aşırı hak ediyor bence. Caner Cindoruk, Feyyaz Duman ve Berkay Ateş’in oyunculukları kusursuz. Ben bu üçlünün o köyden olduğuna yemin edebilirdim mesela! Her şey bir yana, aklıselim şeyler yazan/çeken, düşündüren, iz bırakan sinemacıların olması insana çok iyi geliyor.
NOT: Berlin Film Festivali’nde büyük ödül ‘Altın Ayı’yı alan, İlker Çatak imzalı ‘Sarı Zarflar’ filmi 27 Mart’ta sinemalarda olacak.

TİNA’NIN DERDİ BİZİ GERDİ!
Semiramis Pekkan, bir süredir köpeği Tina yüzünden tartışma konusu! Köpeğiyle alışveriş merkezinde gezerken, Tina bir köşeye sokulup çişini yapıyor, o da gülerek, şakalar yaparak uzaklaşıyor. Tartışma büyüyünce de, “Yapmadı, sadece kokuyu aldığı için pozisyon aldı” diyerek iddiaları reddediyor. Yapmamıştır belki de, orada değildim bilmiyorum ama bu görüntüler neden öfkeye sebep oluyor biliyor musunuz? Birilerinin hayvanlarının sorumluluğunu almaması, başkalarına da örnek oluyor. “Ooo, Semiramis Pekkan bile böyle yapıyorsa, ben de temizlemem” diyen güruh coşuyor. Üstelik ses çıkardığında, ‘hayvan düşmanı’ ilan ediliyorsun. Geçen gün Nişantaşı’nda, eli yüzü düzgün, modern bir adamın devasa köpeği kaldırıma kocaman bir dışkı bıraktı. Adam onu bekledi, iş bitince devam etti yoluna. Göz göze gelince, ‘Ee kalacak mı o öyle?’ dedim ama oralı bile olmadı. E şimdi köpek bakmak bu mu? Sorumluluğunu almak bu mu? Ben neden senin köpeğinin dışkısını görmek ya da ona basmak durumundayım? Bir hayvanı ya da çocuğu olanlar; her kuralı deleceğini, toplumsal kuralları yıkabileceğini düşünüyor ya, en çok da buna dayanamıyorum.

