Çok sanatçı kaybettik bu ülkede, çok insan uğurladık… Üzüldüklerim olsa da, kimse için yazı yazmak istemedim ama Allah rahmet eylesin; Kadir İnanır çok başkaydı benim için. Ve bence Türkiye için de öyleydi. Türk sinemasının en efsane karakterlerinden biriydi. Karizması, yakışıklılığı, politik duruşuyla çok başkaydı. O yüzden bu yazıyla anmak isterim kendisini müsaadenizle. İlk kez, 2012 yılında röportaj yapmıştık kendisiyle. 3 ameliyat geçirdiği ve herkesi korkuttuğu günlerin ardından ilk kez yaşadıklarını anlatmıştı bana. “İnsan inançlı olunca, başına bir bela gelmeden önce de hayatın hem ne kadar anlamlı hem de ne kadar kısa olduğunu görebiliyor. Şöyle bir bakınca… 62 yılında İstanbul’a gelmişim. O günden bugüne 43 yıl geçmiş. Hayatımı yazmak için bu 43 yılın dökümünü yaparken, ömrün ne kadar da çabuk bittiğini gördüm…” Böyle demişti yaşadıklarının ardından. Sormuştum; “Bütün bunları yaşadıktan sonra, kendinize özensiz davrandığınızı söyleyebilir misiniz?” “Öyle olduğu kendiliğinden ortaya çıktı işte. Bazen tutkuyla bağlandığımız şeyleri çabucak ya da çok tüketmek isteyince hastalıklar da başlıyor” demişti. “Nedir o tutkuyla bağlandığınız şey?” diye sorunca da, “Sigara mesela…” demişti. Hastaneye yattığını duyunca herkesin çok endişelendiğini ve hastaneye akın ettiğini hatırlatınca da şöyle demişti: “Bu ülkede çok sevildiğimi biliyordum, bir kez daha emin oldum. Türkiye’nin dört bir yanındaki evlerden dualar okunduğunu gördüm, hastane birbirine girdi, personel artık dayanamaz hale geldi yoğunluktan. Öyle bir şeydi ki benim için; hani insan ölür de cenazesine gidilir ya, ben kim cenazeme gelecekse hepsini gördüm!” Evet, Kadir İnanır nasıl sevildiğini biliyordu gerçekten.

Aralarda telefonla konuşup, bazı konularda görüşlerini alsam da, sonraki görüşmemiz 10 yıl sonra oldu. Reklam filminde oynadığı bir markanın gecesinde yan yana düştük. Hâlâ dünyanın en güzel gülen adamıydı. Bütün o sert görüntüsüne rağmen öyle güzel gülen, öyle güzel bakan bir adamdı ki, hayran hayran düşünürdüm içimden, ‘Kadir inanır olmak nasıl bir şey acaba?’ diye. Setlere dönmek isteyip istemediğini sormuştum kendisine; “İstemez olur muyum?” dedi. “Yani yorulmadınız mı?” dedim, “Yok canım, olur mu öyle şey? O zaman emekli olmam lazım. Hikayeyi bul da, bakalım zorluk falan kalıyor mu?” dedi. Ben de pası aldım, devam ettim: “Nasıl bir hikaye istiyorsunuz peki?” Dedi ki; “Temel sorunlarımız var bizim. Aklına ne geliyorsa… Onlardan biri olursa oynarım ancak. Neyse o sorun, filmde sorunun varlığı tespit edilecek, tartışılacak, işlediğimiz konu yeter ki iz bıraksın.” İşte politik olarak durduğu yere o yüzden saygı duydum hep. Bu kadar büyük bir aktör olarak, memleket sorunlarına eğilecek filmler istiyordu artık. Hayatını yazdığını ama bunu da ülkenin yıllar içinde değişen politik iklimi eşliğinde, politik perspektiften bakarak yazmak istediğini söylemişti. O hayat hikayesi bugün ne aşamada bilemiyorum ama inşallah bize bir şeyler bırakmıştır diye dua ediyorum. Onunla birlikte gençliğimizi, anılarımızı ve o eşsiz Yeşilçam ruhunu da uğurluyoruz bence. Mekanı cennet olsun.

GÖLGEDE BİLE BUHARLAŞMAK!
Son günlerde sık sık “Avrupa 40 derece sıcaklıklarla kavruluyor” haberleri okuyoruz. Ben de olay yerinden bildireyim dedim ve Fransa’ya geldim! Haberler doğru arkadaşlar, gerçekten klimasız bir ortamda yaşam savaşı veriyorsunuz. Gölgede bile yanıyorsun, tenin acıyor resmen. Fransa’da serinlemek için suya giren 40 kişi boğulmuş. İspanya’da orman yangınları artmış, İngiltere’de zaten son yılların sıcaklık rekoru kırılmış durumda. Londra’da yaşayan Mehmet Tez’in köşe yazısını okurken, durumun ne kadar feci olduğunu daha da net anladım. Şu son birkaç yıla kadar, ülke genel olarak soğuk olduğu için hiçbir yerde klima yokmuş. Tarihi binalara da klima takmak yasakmış. Dolayısıyla insanlar araçlarına binip klimayı açıp oturuyormuş. Marketlerde raflar bomboşmuş çünkü klimalar yetmiyormuş marketleri soğutmaya. Yaşananları hayretler içinde okurken, ‘bu çöl sıcakları bize ne zaman gelecek?’ diye merak ve korku içindeyim doğrusu.
'GÜZEL KOKU GÜNÜ'NDEN ANLADIĞIM...
Sıcaklarla kavrulduğumuz şu günlerde ‘Dünya Güzel Koku Günü’nün 12’ncisinin kutlandığını öğrendim. Koku Kültürü ve Turizmi Derneği’nin inisiyatifiyle her yıl 25 Haziran’da kutlanan etkinlikte kadim uygarlıklardan günümüze miras kalan kokuların izleri sürülüyor; Türk gülü ile dünyada sadece Şanlıurfa Halfeti’de yetişen karagül gibi kokular tanıtılıyormuş. Bunlar güzel elbette ama ‘koku günü’ deyince; güzel kokan insanlar, ter kokusundan uzaklaşmak falan geliyor benim aklıma. Bu vesileyle, geleneksel yaz yazımı da hatırlatmış olayım: Havalar ısınmaya başladı mı, ter kokuları da arşa çıkıyor maşallah! Toplu taşıma araçlarında, insanlarla yakın temas edilen işlerde ter kokan kişi sayısı o kadar fazla ki… Ter kokan insanları, hatta arkadaşlarımızı uyarmaktan da çekiniyoruz çünkü alınıp kızabiliyorlar. Tam da bu yüzden şahane bir web sitesi kurulmuştu zamanında; insanları kırmadan, küstürmeden ter koktuklarını söyleyebiliyordunuz. www.terkokuyorsun.com adresi üzerinden, kimliğin görünmeden “Bir arkadaşınız ter koktuğunuzu bilmenizi istiyor” şeklinde bir mail atılıyordu o kişiye. Niye deodorant firmaları böyle bir uygulamayı tekrar hayata geçirmiyor? Kimseyi rencide etmeden insanları uyarabilirdik oysa. Kolları sıvayacak kimse yok mu?
