Herkes kendi hayatını Serenay Sarıkaya oynasın istiyor! Kibariye, Zerrin Özer ve Güllü’den sonra Deniz Seki de siparişini verdi; “Hayatımı Serenay oynasın” dedi. Oldu!
Serenay olmasa biyografi çekilemeyecek ülkede belli ki. Hayır haklılar, ben de olsam Serenay’ı isterdim. Müthiş yetenekli çünkü. Ama göz var nizam var, size benziyor mu, olur mu olmaz mı bi baksanız keşke…
Kimi çocuğuna bakmıyor, kimi kediye nafaka ödüyor! Evet oluyor bunlar; İstanbul’da boşanan bir çiftin kedilerinin annede kalmasına karar verildi, baba da iki kedinin bakımı için üç ayda bir 10 bin lira nafaka ödeyecek. Güzel karar. Sonuçta onlar da evlat. Bir de mama ve veteriner fiyatlarını düşününce… Çocuklarına bakmayan babalara örnek olsun.
Louvre Müzesi bile soyuluyorsa, ohooo… Dünyanın en ünlü müzesi. İçinde Leonardo da Vinci’nin ünlü Mona Lisa tablosu da var, paha biçilmez mücevherler de. Ama ne oldu? 7 dakikada soyuldu müze. Film yapsan, ‘nasıl soyulur o müze’ der, senaryoyu yazamazsın! Ama oldu. Şimdi ister misiniz iştahı açılan müze soysun?!
Kim yapıyor bu araştırmaları acaba? Harvard Üniversitesi’nin araştırmasına göre; kocalarına yemek yapmayan kadınların evlilikleri daha mutluymuş. Duy da inanma! Murat Dalkılıç da tepki göstermiş, “Yemek pişmeyen evde bereket yoktur” demiş. Haklı olabilir bilemem, o zaman kendi yapsın bi’ zahmet.

‘DÜNYA GÖRÜŞÜMÜ KIMSENIN GÖZÜNE SOKMAM
Geçenlerde YouTube’taki ‘Lafla Karışık’ programında ünlü yazar Ahmet Ümit’le sohbet ettik; gastronomiden, hayattan, edebiyattan ve aşktan bahsederken nicedir derinlikli sohbetler yapmayı unuttuğumuzu fark ettim, nasıl iyi geldi.. 15’i roman olmak üzere 26 kitap yazan, kitapları 37 dile çevrilen Ümit, “Kitap yazarak zengin olmayı başaran nadir yazarlardan birisiniz değil mi?” sorusuna şu cevabı verdi: “Tek değilim, bir-iki kişi daha var ama isimlerini söylemeyeyim, ayıp olur. Ama şunu söyleyeyim; ben şanslı bir yazarım. Hatta Avrupa’da en çok okunan yazar olabilirim.
Son kitabım ‘Yırtıcı Kuşlar Zamanı’ 300 bin baskı yaptı… Kısa süre önce Amerika’daydım, orada bir yayıncı ile konuşurken bu sayıya şaşakaldı. Bu açıdan çok şanslıyım. Benim okurum da çok sadık bir okur…” Peki cinayet haberlerini okurken çözmeye çalışır mı Ahmet Ümit? “Elbette, mutlaka!” diyerek ekledi: “Hemen bulguları birleştirip bunları bunları eksik yapmışlar derim. Mesela Narin cinayetinde sorun, olay yeri incelemenin tamamlanmamasıdır.
Eğer olay yeri inceleme doğru yapılsaydı, çok daha gerçekçi bir veriye ulaşabilirdik.” “Solcu bir yazar olarak, kutuplaşmanın bu kadar yoğun olduğu bir ülkede her kesime seslenmeyi nasıl başarıyorsunuz?” sorusuna cevabı da şöyle oldu: “İnsanı anlatarak! Ne olursa olsun, ideolojilerin, mesleklerin, cinsiyetlerin, her şeyin ötesinde insan var. Ve o insanların korkuları, heyecanları, sevinçleri var. Mutluluğu, hayal kırıklığı var. İnsanız sonuçta. Bir gün bir kadın geldi yanıma ve dedi ki, ‘Ben vaizim ve camide vaaz verirken, sizin eserlerinizden yararlanıyorum, hakkınızı helal edin…’ Helali hoş olsun dedim. Evet kitaplarımda bir dünya görüşü var ama bunu kimsenin gözüne sokmam. Haddim de değil. Kimseye ‘böyle olmanız gerekir’ diyemem...” Keşke herkes hayata biraz böyle bakabilse değil mi? Belki bu kadar kutuplaşma da olmazdı bu toplumda!
YUVALAMA OLMAMIŞSA CİNAYET VAR DEMEKTİR
Yapay zeka Ahmet Ümit’e ne sorardı mesela? Danıştık kendisine, şunu sordu; “Bir yemeği karmaşık bir cinayet vakası gibi düşünürsek, en suçlu hangi yemek olurdu?” İşte Ümit’in cevabı: “Enfes bir soru. Yuvalama olurdu bence. Malzemesi önemlidir çünkü. Yediğinde, ‘bu olmamış’ dediğinde cinayet var demektir! Yoğurt mu ekşi, kullandığın kıyma ne kadar yağlı, pirinç hangisi, kemikli etle mi pişirdin, hangi yağı döktün üzerine... Cinayetler de böyle çözülüyor işte.”
TELEFONU AĞZINA DEĞİL KULAĞINA TUT EVLADIM!
Efendim yeni bir habere göre; Z kuşağı klasik telefon görüşmesini rafa kaldırmış, cep telefonlarını artık kulağa dayamadan konuşuyormuş. İngiltere’de Talkmobile adlı şirketin araştırması söylüyor bunu. ‘Cep telefonunu nasıl kullanıyorsun?’ diye sorulan gençlerin yarısı “Kulağımıza dayamıyoruz, hoparlör ya da kulaklık kullanarak telefonda görüşüyoruz” yanıtını vermiş. Dolayısıyla telefonu tutma şekli bile değişmiş durumda. Bunun için araştırmaya ne gerek vardı, hiç anlamadım... Sokakta ya da toplu halde bulunduğumuz pek çok yerde, telefonu kulağı yerine ağzına yaklaştırıp bas bas bağırarak konuşan insanlar var, görüyoruz. Başkaları rahatsız olur diye düşünen de yok! Üstelik sadece Z kuşağı değil, çoğunluk böyle bana kalırsa. Hal böyle olunca ben deliriyorum tabii bu saygısızlığa. Hele o görüntülü aramalar yok mu? Herkes birbirini olmadık yerde görüntülü arayıp konuşuyor; uçakta, toplu taşımada, bankada, işte. Birlikte yaşamanın kurallarını bilmeyenlere öğretmek zorundayız, böylelerini uyarmak, ikaz etmek zorundayız. En azından ben, dayak yemeyi göze alarak yapıyorum bunu. Durun bakalım, başıma neler gelecek…
