Geçen gün bir yerlerde okudum şu cümleyi; “İnsanın yaşı büyüdükçe Dünya’ya daha çok üzülüyormuş meğer...” Ne kadar doğru. Yaş aldıkça olan bitenler daha çok ilgilendiriyor, düşündürüyor, yoruyor, en çok da umudunu kaybettiriyor insana. Bitmiyor çünkü! Depremidir, selidir, yangınıdır, ölenleridir, acı çekenleridir derken… Başımıza daha ne gelebilir ki diye sorduğun gün; cevap geliyor: ABD ve İsrail, İran’a saldırıyor bu kez! Bekleniyordu zaten ama ‘Ortadoğu’nun kaderi’ deyip geçemiyorsun çünkü savaş burnumuzun dibinde. Dahası öfkeden deliye dönen bir İran, başka yerleri de yangın yerine çevirebilecek kafada. Bakınız Katar, Dubai, Bahreyn. ‘Bana ne’ diyemiyorsun yani, her an başkalarının üzerine sıçrayabilir bu ateş. Savaşın ahlakı yok çünkü. Duru durağı da. Resmen canavarlık.

İran’ın Minab kentinde bir ilkokula düzenlenen saldırıda 165 kız öğrencinin ve öğretmenin öldürülmesi nasıl açıklanabilir başka? Kalbimiz acı çeken insanlar için çarpıyor elbette. Katledilen kız öğrencilerin tabutları sarsıyor insan olanı. Savaşa neden karşı olmamız gerektiğini anlatıyor bize o görüntüler. Öte yandan İran’da sevinen kadınlar izliyoruz Hamaney öldü diye… Susturulmuş kadınlar, özgürlük için, temel insan hakları için mücadele veren, bedel ödeyen kadınlar haklı olarak seviniyor. Öldürülen Hamaney’in fotoğraflarını ateşe vererek sigara yakma akımı başlatıyor, çıplak kıyafetler giyip dans ediyor ama… O tabutlar ne olacak peki? Özgürlüğün bedeli bu mudur? Hamaney’e karşı olabilirsin, özgürlüğün için sevinebilirsin ama bu mücadele İranlıların mücadelesi olmalı, Amerikalıların değil! Başka ülkelere minnet etmek daha acı sonuçlar doğurmayacak mı? Peki Amerika? Özgürlük mücadelesi veren o kızlara/ kadınlara Amerika’nın getireceği özgürlük bu mu? Tabutta mı özgür olmalıydı o kızlar? Değişik duygular elbette… Ölümü göze alarak saçını açan kadınların ne yaşadığını biz bilemeyiz, anlamamız da mümkün değil. İzleyip göreceğiz dünya nereye gidiyor diye… Bu arada kafayı yemeyiz inşallah!
Hazar Ergüçlü yalnız değildir!
Yukarıda kafayı yemeyiz inşallah diye bitirdim ya yazıyı… Oradan devam edip bir tespit yapayım: Kafayı yememize ramak kalmış durumda! Durumumuz pek de iç açıcı değil çünkü. Hevesimiz yok, keyfimiz yok, en önemlisi umudumuz yok! Yıkılmadık ama yan yatmış durumdayız çoğumuz. Kimle konuşsam böyle. Geçen gün Hazar Ergüçlü’nün katıldığı bir podcast yayını düştü önüme, gördüm ki o da aynı durumda. Özetle şöyle diyor, “Son bir kaç yıldır içimden hiçbir şey gelmiyor. Hiç hevesim yok. Dışarıya çıkmak istemiyorum, bir şey izlemek istemiyorum, yemek bile yemek istemiyorum. İştahım kaçtı her şeye dair. Sinefillik yarışından da çok sıkıldım! Entelektüel misin yeterince? Yeterince zeki misin? Hiçbiri değilim! Hiçbirini de izlemedim. Bu kadarım ya!” Onu izlerken anlıyorsunuz ki, tükenmişlik sendromu bu! Nerede olsam tanırım çünkü ben de dahil çoğumuz benzer bir ruh halinde. Bunun nedeni de büyük oranda sosyal medya.
Evet hayat yeterince tatsız, toplumda umutsuzluk hakim ama sosyal medyanın bizi götürdüğü yer de tam olarak tükenmişlik! Üzerimize boca edilen bir gündem var, çok da gereksiz. Aslında bizi hiç ilgilendirmiyor. Ama takip etmezsen yetersizlik duygusu sarıyor bünyeyi. Neden herkesle aynı anda her şeyi izlemek zorundayız, oturduğu yerden ahkam kesen insanla muhatap olmak zorundayız, herkesin gösterme ve görünme yarışına alet olmak zorundayız, neden? İşin kötüsü, Hazar Ergüçlü’nün söylediklerine öyle yorumlar yapmışlar ki… O kadar düşünmeyen, ne denilmek istendiğine kafa bile yormayan tipler var ki, işte bu vasatlık, bu tipoloji tüketiyor insanı en çok da! Seversin sevmezsin önemli değil, kadın ne diyor bir dinlesene güzel kardeşim! Toplumu esir alan bir şeyden bahsediyor, biraz düşünsene. Yok ama; ben laf sokayım, zehrimi akıtayım, iki espri yapıp bozayım onu derdinde herkes. İşte o yüzden tükeniyoruz. Demek istediğin karşı tarafa ulaşmıyor bir türlü. Derinlemesine konuşamıyorsun, anlatamıyorsun derdini. Gerçek iletişim yok! Belki de biraz kendimiz için yaşamaya dönmemiz lazım… Hobilerimize. Dostluklarımıza. Ufak mutluluklarımıza. İçimize. Olduğumuz kadarıyla mutlu olmaya bakalım. Akşam yorgun argın, tükenmiş şekilde uykuya dalmaktan yorulmadık mı?
Fatma Nur Öğretmen’in ardından…
“Anneler şu an iyi öğretmen arayışındalar. Bilseler ki öğretmenler de iyi anne arayışında! Çünkü annenin eğitemediğini eğitmek çok zor.” Lise öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik’in ardından suça sürüklenen çocuklar, suç batağına saplanan çocuklar, cezasızlık konuşuluyor ya hani… Rastladığım şu tespit gibi tespit, beni çok etkiledi. Eğitim şart, anne baba ehliyeti şart, adalette düzenleme şart. Topyekûn bir mücadele şart yani.
Ödül için yarışanlar perdede
Oscar heyecanı eskiden bambaşkaydı, artık eski halinden eser yok ama 15 Mart Pazar günü yapılacak törenden önce yarışacak filmleri izlemek gerek. İşte, meraklısına hatırlatma:
16 adaylıkla Oscar tarihine geçen ‘Günahkarlar’ vizyonda.
‘Hamnet’ vizyonda.
‘Muhteşem Marty’ 6 Mart’ta,
‘Savaş Üstüne Savaş’ 13 Mart’ta vizyonda olacak. 62. Antalya Film Festivali’nde 7 ödül alarak dikkat çeken ‘Tavşan İmparatorluğu’ da 6 Mart’ta vizyona girecek. Bu ödüllü filmi de kaçırmayın, hatırlatmış olayım.
