Şirin SeverTurist olsak biz de severdik!

HABERİ PAYLAŞ

Turist olsak biz de severdik!

Vatandaşı olmasak aslında eğlenceli ülke’ diye bir geyik var ya hani… Geçen gün Aston Villa taraftarlarının İstanbul hayranlığına dair basına ve sosyal medyaya yansıyan haberlere bakınca bu sözü hatırladım. 2026 UEFA Avrupa Ligi Finali için İstanbul’a gelen futbol fanatikleri İstanbul’a resmen aşık olmuş. Evet, tek tük taksici kazığı yiyenler de olmuş (olmasa garip olurdu) ama genel olarak yemek kültüründen, Taksim’deki restoranların ve mağazaların geç saatlere kadar açık olmasından, Türkler’in misafirverperliğinden çok etkilenmişler. Anlata anlata bitiremiyorlar, sosyal medyaya yazdıkça yazıyorlar. Bu yazılanları okuyunca, bir an ‘biz başka ülkede mi yaşıyoruz acaba’ duygusuna kapılmadım değil. Demek bize surat asan, magandalık yapan, canımızdan bezdirenler, yabancılara gülüyorlar, cana yakın davranıyorlar, vay be!

Haberin Devamı

Turist olsak biz de severdik
Turist olsak biz de severdik

Şaka bir yana… Gerçekten İstanbul’un trafiğini her gün yaşamayan, evden çıkıp işine yetişmeye çalışan, işten çıkıp evine dönmek için saatler geçiren bilir. Dolayısıyla İngiliz taraftara güllük gülistanlık gelmiş olabilir bu şehir. Ama işte, dışı seni içi beni yakar! Her ülke biraz böyle galiba, o şehrin temel sorunlarıyla uğraşmadığın için, turist gittiğin her yer harika geliyor. Turist kafası dedikleri de tam olarak böyle bir şey. O yüzden çok takılmadım bu övgülere ama UEFA Başkanı Aleksander Ceferin de Türk futbolundan övgüyle bahsedince, “Bu işte bir iş var” dedim ister istemez… E madem yeşil sahalarda her şey bu kadar övgüye değer, niye bir topun peşinde delice koşan bu adamlar, sabahtan akşama birbirini yiyor? Anlayan varsa anlatsın, biz de anlayalım.

Turist olsak biz de severdik

SAHİ, KİM SİZDEN MARŞ İSTEDİ?!

tartışmaları malum, bu ara magazin bu meseleyle dönüyor. Sanatçılar, genç isimler ‘ya tutarsa’ diyerek marş yapıyor ama olmuyor… Sinan Akçıl, Edis, Semicenk hepsi çabaladı ama yapılanların biri bile dilimize dolanmadı. Hatta Oğuzhan Uğur bu olan bitenle dalga geçmek için ‘Gül ki Sevgilim’ şarkısının sözlerini değiştirdi, makaradan marş denemesi yapıyormuş gibi davrandı. İnanır mısınız dalga geçerken yaptığı şarkı bile diğerlerinden iyi oldu. Direkt salsın ortalığa derim naçizane! Çünkü marş dediğin; dile dolanır, akılda kalır, bu da öyle olmuş. Öte yandan marş tahtının tepesinde yer alan Tarkan da bu konuda sıkıştırılıyor ama o gayet net. “Bir Oluruz Yolunda gibi bir marş yazmışım, yenisini yazmak gibi bir derdim yok” diye yanıt veriyor. Aklın yolu bir. Ben de yazdım, ‘Milyonların ezberlediği bir marşı ne diye değiştiriyoruz ki?’ diye. Ayrıca ‘Yeni marş yapılsın’ emrini veren kim? Niye böyle bir ihtiyaç var? Öte yandan; konudan konuya atlamış olacağım ama söylemesem olmaz: Yaptığı marş yıllardır dillere pelesenk olan adama ‘O besteci değil, önemli bir sahne insanı’ diyen şahıs şaka mıdır? ‘Cehalet’ diyenler var bu olana ama öyle değil. Bunun adı utanmamak! Gündeme gelmek için ‘sallamak’. Arka arkaya verdiği konserleriyle ülkede resmen heyecan dalgası yaratabilmiş bir insan hakkında konuşurken de biraz usturuplu olunmalı ama değil mi? Ama bu ülkenin en kötü yanı da bu işte; herkes hadsiz. Neyse, kimse o şahsa prim vermedi ama hak ettiği cevaplar verildi. Kuzu Kuzu, Dudu, Gül Döktüm Yollarına, Kış Güneşi, Hepsi Senin mi, Şımarık ve Öp gibi şarkılarını ağlayarak dinlerken, günlüğüne yazar artık!

Haberin Devamı

Turist olsak biz de severdik

Haberin Devamı

ÖZCAN FİLM YAPSA DA, İZLESEK...

Özcan Deniz’i görsem, ‘Ne çektin beeee’ derdim kendisine. Göremeyeceğime göre buraya yazayım bari, hakikaten ne çektin be? Yıllardır baktığı, beslediği, yanından ayırmadığı ailesinin ona son yıllarda yaşattıkları akıl alır gibi değil. Arada öfke patlamaları yaşıyor ve sosyal medya hesabına hissettiklerini, biriktirdiklerini ve ne düşündüğünü yazıyor ya… Her okuduğumda diyorum ki, insan keşke ailesini seçebilse! Geçenlerde yine art arda paylaşımlar yaptı Deniz; annesine de seslenmiş, şöyle diyordu: “Canım anneciğim… Ne çocukluğunu, ne de gençliğini yaşayamadın, neler çektiğini de en çok ben bilirim. Yakında filmini de yapacağım; ‘Fareli Ev’… Umarım gerçek hayatımın bir kesiti olan bu film, hafızasını kaybetmiş aileme nereden geldiklerini hatırlatır. Kendimi bulduğum günden beri tek istediğim senin cefakar elini sıcak sudan soğuk suya sokturtmamaktı ve bunu da yaptım. 19 yaşımda, Almanya’da kazandığım ilk parayla tek düşündüğüm sana çamaşır makinesi almaktı ve almıştım. Ben zorlukların içinde ne kazanıyorsam, ne yiyorsam, nerede yaşıyorsam, neye sahipsem hepsini seninle, sizinle paylaştım. Darbelerin canımı yaksa da, kıymet ve şükür beklerken hiç beklemediğim şeylerle karşılaşsam da, sen benim annemsin…” Böyle uzayıp giden açıklamalar… Bazıları diyebilir ki, insan bunları uluorta yazar mı, anneye böyle sitem edilir mi? Doğrudur, söylenmez. Ama bir insan aldığı darbeleri içinde biriktiremeyecek hale geldiyse, bunu yapabilir. Nankörlük gören, kendini durduramayabilir. Keşke film yapsa Özcan Deniz; şu ‘Fareli Ev’ projesi lafta kalmasa. Kendi adıma merakla izlerdim. Peki farkında mısınız, ünlülerin hayatında ne çok aile dramı var… Hollywood’da da böyle, bizde de. İzlediğim hayat hikayelerinin çoğu benzer maalesef. En son izlediğim ‘Michael’, daha önce izlediklerimden ‘Amy’, ‘Whitney’, ‘Elvis’ hepsi aynı. Çocuğunun sırtından geçinmek isteyen, onu yarış atı gibi kullananlar, hırsı bitmeyen anneler babalar… Sarıp sarmalamadıkları çocuklarının sonunu hep onlar getirmiş. İnsan ailesini gerçekten seçemiyor ve bence bu çok acıklı.

Haberin Devamı
Sıradaki haber yükleniyor...
holder