Evcimik'e mektup

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü’ne özel bir şarkı hazırlamış Yonca Evcimik. Ben sanıyorum ki kadınlara ‘güçlü ol’ diyecek. Erkeklere ‘kendinizi eğitin’ diyecek. Meğerse kadınları azarlamak için şarkı yapmış. Bir de ahlaklı ol falan diye ders veriyor.

Yonca Evcimik’in bu şarkıyı yapmasına hiç gerek yoktu çünkü mahalle aralarında ilkokul mezunu yaşlı teyzeler de bir araya gelip örgü örerlerken aynı şeyleri zaten söyleyebiliyorlar. Tecavüz ve kadın cinayetleri, konuşulurken onlar da “Öyle açık giyinmeseydi, orasını açmasaydı, öyle işveli davranmasaydı” diyebiliyorlar. Yonca Evcimik gibi bir kadının böyle düşünceleri olduğunu öğrenmek, üstüne de bunları çok normal ve doğru sanıp şarkı yapması beni şok etti.

Dahası, şiddet gören kadınlar başkasının sevgilisine baktığı için, başkasının kocasına mesaj attığı için şiddet görmüyor sevgili Yonca Evcimik. Siz galiba gündemi magazin programlarında adam paylaşamayan kadınlardan ibaret sanıyorsunuz. Böyle bir günde “Kocama bakma” diye şarkı yapıp ardından da “Ahlaklı ol” diye uyarmak neyin kafası?

Arkasından “Sözlüğe bakın. Gidin kadın programı izleyin, ‘Sadakatsiz’ izleyin” diye dinleyiciyi küçümsemeniz ise çirkin ötesiydi. Yonca Hanım, Türkçem sizinkinden iyidir. Edebiyat eğitimi aldım ki durduğunuz yeri anlamak için bu gerekli değil, zira oldukça basit bir Türkçe kullanmışsınız. İşim zaten yazı yazmak. Okuduğumu çok iyi anlamam gereken bir iş yapıyorum. Sözcüklerin anlamı için de sözlüğe bakmam gerekmiyor çok şükür. Ve bu alanda yetkin biri olarak o ‘Sadakatsiz’ izlemeye yolladığınız yorum sahiplerinin yazdıklarının çoğuna katılıyorum. Bu kadını aşağılayan sözler içeren şarkımsıyı özür dileyip kaldırsanız, bunca yıllık Evcimik efsanesi biraz yara alarak kurtulurdu. Ama üstüne yaptığınız açıklamayla kendinizi bitirdiniz.

İşin komiği, magazin Instagram sayfalarına bakarsanız sizi savunanların esas o kadın programlarını izleyen kitleler olduğunun farkına varabilirsiniz. Ancak toplumu bu kadar yanlış okuyan biri olarak onu görmeniz de pek mümkün değildir diye düşünüyorum. Single kapağınıza İngilizce olarak yazdığınız sözle sesleniyorum: ‘Shame on you!’

Yonca Evcimik gibi birinin bile bu yazdığı sözlerin haklılığına, doğruluğuna inandığı bir ülkede kadınların işi çok zor.

Şehrin ortasında huzur

Denizli’den iş için gelen çocukluk arkadaşım “Gümüşsuyu’nda yeni açılan bir otelde kalıyorum. İş arkadaşım iptal etti, yerine sen gelsene” deyince koşarak gittim. Malum bu günlerde her yer kapalı. Biraz değişiklik bir nefes olur dedim.

Gümüşsuyu’nda artık eskilikten dökülen Mercure Otel’i Mgallery almış. 7 ayda yenileyerek The Artisan Istanbul’a dönüştürmüş. Lobiye girer girmez pırıl pırıl bir ortamla karşılaşıyorsunuz. Aynı zamanda şık ve sanat dolu. Otelin adı boşuna The Artisan değil. Genç sanatçıların şahane eserleriyle süslemişler her yeri. Adeta bir sanat galerisi gibi. 

Odalar minimalist ve çok şık bir tarzla yenilenmiş. Burada da duvarlarda orijinal sanat eserleriyle karşılaşıyorsunuz. Müthiş bir Boğaz manzarası ya da İTÜ Makine Fakültesi ile karşı karşıya uyuyorsunuz. Artık şansınıza kalmış. 

Girişteki Art & Kitchen, tatlı bir kafe. Yasaklardan sonra herkese açık olacak. Şimdilik sadece otel müşterilerinin kahve ya da lezzetli bir kokteyl içip sohbet edebileceği rahat bir nokta. Dışarıda da masaları bulunan mekan, açık havada oturmanın güvenli hissiyatı sayesinde popüler olabilir.

The Artisan, Türkiye’nin ilk ‘meditatif otel’i olmakla övünüyor. Odaya girdiğinizde size özel bir müzik dinletisi, televizyon ekranında motivasyon dolu sözler sizi karşılıyor. Premium odalarda ise yatağın yanındaki kulaklıktan duygu durumuza göre bir dinleti sunuluyor size. 

Kısacası burada huzura ermezseniz hiçbir yerde ermezsiniz. 

Bozcaada'dan İstanbul'a

İşin yemek kısmı şu an için sektörün en tartışmalı konusu tabii. The Artisan İstanbul Mgallery’nin müthiş terasında, Bozcaada’nın meşhur meyhanesi Madam Niça var. Ama şahane lezzetlerini tatmak için yasakların kalkmasını bekleyeceksiniz. Buraya gerçekten sadece ve sadece otel müşterileri alınıyor. Bu nedenle orada yemek yediğimiz gece sadece 3 masa vardı. 

Niça’yı Bozcaada’dan getiren Saada Delen ve ortağı Oya Terzioğlu İstanbul’da birkaç lokasyon dolaştıktan sonra The Artisan’ın terasına konmuşlar. Adanın bu meşhur mekanına da zaten böyle bir manzara yakışırdı. 

İki ortak ekmekten tutun da mayoneze kadar her ürünü kendi reçeteleriyle, büyük bir emekle hazırlıyorlar. Erişteden salçaya, reçelden zeytinyağına kadar ve daha birçok doğal üründe Türkiye’deki kadın kooperatifleri ile el ele çalışıyorlar.

Menülerini ‘göç hikayesi’ diye özetliyorlar. Yörük sofraları, Levanten yemekleri, Sefarad Yahudileri mutfağı, Rum, Ermeni, Girit ve Balkan yemeklerinden, Osmanlı yemeklerine kadar her mutfağın öne çıkan lezzetlerini sunuyorlar. Ben mesela kelle söğüşe bayıldım. O kadar güzel bir salataya dönüşmüş ki. Kuru eti kendi yaptıkları ricotta, manda kaymağı, kişniş ve limonla karıştırdıkları bir lezzet bombasıyla veriyorlar. Onun patentini almaları lazım.

Genç şeflerin de katkılarıyla ortaya çıkan menüde daha birçok heyecan verici yemek var. Düşündükçe karnım acıkıyor. Artık yasaklar bittiğinde ilk iş olarak buraya koşarsınız. Hele bir de hava iyi bir gündeyse, üstünü açarlarsa… O terasta ne anılar biriktirir insan.

Uzun lafın kısası biraz Madam Niça sabretsin, biraz biz sabredelim. Önlemlerimizi alalım, virüsü yenelim. Güvenli günlerde keyifli akşamlar geçirmek için Niça’da buluşacağımız zaman bir an önce gelsin.

‘Yaya’ kalmanın tadı

Galata’daki Yay Fırın’ı nerdeyse bir yıldır Instagram’da takip ediyorum. Fırının sahibi Ebru Akpınar, yıllarca sektörün en ünlü mekanlarında çalışmış bir şef. Körfez, Maki Otel, Kuum Otel… Saymakla bitmez. Ebru Hanım’ın yaptığı ve paylaştığı müthiş kekleri, pastaları sosyal medyadan izlesem de bir türlü gidip yerinde ziyaret etme fırsatım olmamıştı.

The Artisan’da kaldığımız gecenin sabahında Madam Niça’ya kahvaltı için çıktık. O da ne! Ebru Akpınar karşımda. Meğerse Niça’nın patronu Saada Delen’in arkadaşıymış. Ne güzel rastlantı deyip oturdum masalarına.

Ebru Şef “İstediğim saatte çalışmak, geç vakitlere kadar mutfakta durmamak için kendi yerimi açtım” diyor. Sabah 05.00’te başlayıp öğlene kadar bitiyormuş işini. Bugünlerde ise sadece sipariş aldıklarını yapıyormuş. Yasaktan önce fırının vitrininde kalıp satılmayan ürünleri de akşamları sokak çocuklarına dağıtıyormuş.

Yaya Fırın’a çok ünlü sosyetik isimlerden de bol bol sipariş geliyormuş. Aynı zamanda bir Instagram fenomenine dönüşmüş Ebru Şef. Hatta fırına gelip bir şey almadan sadece birlikte fotoğraf çektirip gidenler oluyormuş! Siz kendisini hala takip etmiyorsanız hesabı @yayafirin.

Kısmetse tamamen sağlıklı malzemeler kullanarak yaptığı keklerinden pastalarından siz de tadarsınız. Ben şanslıydım o sabah portakallı kakaolu anne kekinden yedim. Tadı hala damağımda.


Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder