Alamanya, bizden aptal bulaman ya!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Göçün 50. yıl anma törenleri neler hatırlattı? Gözümün önüne gelen ilk fotoğraf, üstlerinde sadece donlarıyla sıra sıra dizilmiş erkek adayların önünden geçerken parmağıyla araladığı donların içine bakan bir görevli (doktor?) ve bu utancı görmemek için başını çevirip gözünü kapatmış bir işçi! At seçer gibi seçtiler onları, Sirkeci’den kara trene koyup götürdüler.

Çoğu, ilk kez yurt dışına çıkmak ne kelime, ilk kez kasabasından, köyünden çıkıyordu! Göçün kuralı farklıdır oysa: Taşrada tarım para etmez, iş biter, önce büyük şehre göç edilir. Orada da umut bitince yabancı ülkeye gidilir. Bizim insanımız büyük şehir bölümünü atlayıp gittiği Almanya ve daha sonra Avrupa’nın diğer ülkelerinde, köylülükten işçiliğe zıplayarak geçtiği için çok sancı çekti.

[[HAFTAYA]]

Üstelik geçici olarak gittiği için hem yalnızdı, ailesini götürmemişti, hem de yerleşmeyi hiç düşünmedi! Hep dönecekti. Bütün hesapları, umutları geri dönmek üzerineydi ama o “kesin dönüş” bir türlü gerçekleşmedi. Aileleri gitti yanlarına, çocukları oldu. İkinci kuşak, üçüncü kuşak derken, onlar artık Avrupa’da yaşayan Türkler olarak milyonları buldu.

İkinci kuşak, ne Türk ne Almandı, harcandı gitti belki ama üçüncü kuşak daha bir uyum sağladı. Almanya’da doğmuş çocukları dil biliyor, okula gidiyor, meslek sahibi ve hatta girişimci oluyor. Tabii ki hepsi değil! Hâlâ sadece Türk dükkanlarından alışveriş yapanlar, hâlâ uyum sağlayamayıp kara koyun muamelesi görenlerin sayısı çok.

Ama Almanlar da artık Türklerin geri gitmeyeceğini ve farklı dinleri, farklı dilleri, yaşam biçimleriyle bu toplumun bir parçası olduğunu kabul etti. Şimdi sıra cumhurbaşkanlığı parkında mangal yakıp et pişiren Türklerle ortak noktada buluşmak. Unutmayalım ki her tarafı saran döner dükkanlarının baş müşterisi Almanlar. Nüfusun yaşlanmasının önüne de ancak Türkler sayesinde geçebilecekler.

Yapılacak şey basit: Ayrışmadan, farklılıkları da çok zorlamadan Alman toplumuna ve yaşam biçimine uyum sağlamak. Bunun için biz Türkiyeli Türkler, gönderilen marklarla ekonomiyi toparlamanın dışında hiçbir şey yapmadık. Ama Almanların da onların emeğini kullanmak dışında pek fazla bir şey yapmadığı gün gibi ortada!

Artık tersine göç zamanı


Önceki gün İstanbul’a tatile gelmiş, genç bir Fransız’la uzun uzun sohbet ettik. İstanbul’a sadece birkaç günlüğüne tatil yapmaya değil, biriktirdiği parasıyla küçük bir daire almaya gelmişti! Parisli bir genç adamın yatırım yapmak amacıyla İstanbul’u seçmesi ne zamandır farkına varmadığım değişimi de gözüme soktu: Galata’da giderek artan yabancı nüfus!

Benim 20 yıl önce gördüğümü önce yabancılar fark etmiş ve bölgede Türklerden çok önce emlak almaya başlamıştı. Almanya’ya göçün 50. yılında bugün genç Avrupalılar bireysel yatırım yapmak için İstanbul’u seçiyorsa ciddi bir değişim yaşıyoruz. Fransız meslekdaşım sadece ekonomiyle ilgili değil. Tayyip Erdoğan’ı güçlü ve karizmatik buluyor, Arap ülkelerinde Türkiye’nin model alınmasını ilgiyle izliyor, Arap Baharı’nın demokrasi savaşı olduğuna inanıyor.

Bizim kuşkularımızı, verdiğimiz Irak örneğini, Libya’yla ilgili eleştirilerimizi ve Suriye’yle ilgili korkularımızı da fazla paylaşmıyor. Ülke içinde muhalif düşünenler tarafından demokrasiyi rafa kaldırmak ve totaliter bir iktidar yapısı yaratmakla eleştirilen Başbakan’ın dışarıda özgürlük modeli olması ne kadar paradoksal bir durumsa, Türkiye ve İstanbul’un köhneleşmiş Batı Avrupa’nın iştahını kabartması da o kadar anlaşılır. Aslında bu çelişkiyi çözmenin en iyi yolu da hem Avrupa hem Türkiye için Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği değilse, nedir?

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder