Kaybolan yıllarımızı verseler

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Şu kısacık insan ömrümüzde ne kadar çok tarihi olaya tanıklık ettik! Önceki gün Diyarbakır’da yaşadığımız siyasi, sosyal, askeri, teatral vaka, insanın torunlarına anlatacağı bir öykü değil midir? Apo deyince aklıma derdest edilip uçakta getirilirken gözlerinin açıldığı ilk an geliyor, nerede, kimlerin elinde olduğunu anlar anlamaz biat etmiş, “Türkiye Cumhuriyeti’ne her türlü yardımı yapmaya hazırım” demişti.

O zaman başlasana konuşmaya. Kaybedilmiş yıllar! Toprağa boşu boşuna verilmiş canlar. Ardından o idam tartışması; asalım mı asmayalım mı, uzak da değil, bir on beş gün öncesinde bizzat Başbakan tarafından telaffuz ediliyordu. Ve yasal olarak fotoğraflı afişlerinin bile asılması suç olan müebbet mahkumu, AB standartlı hücresinden bir milletin barış manifestosunu yollayıp okutuyor!

“Hepimiz özgür olacağız” demişti bir hafta öncesinden. Şimdiden fikirleri özgür. 21 Mart Nevruz’da Diyarbakır Bağlar Mevkii, Kandil görüntüsünde. ‘Barış için normal olan bu değil, Diyarbakır Kandil olmamalı, Kandil Diyarbakır olmalı’ notunu düşüyorum. O coşkuyu yaşayanların soluduğu havanın sarhoşluğuna kapılmamak, olayı net görmeyi sağlıyor: Barış böyle tek başına olamaz. Silahların susması PKK ile anlaşarak olabilir belki ama Kürt sorununun halli, sadece PKK’yı muhatap alarak olamaz.

[[HAFTAYA]]

Kürt değil PKK şov

Bağlar Mevkii’ndeki PKK şovu, bütün Kürtleri değil, PKK’yı temsil ediyor. Bölünme tehlikesini düşünürken Apo’nun konuşmasında büyüme tehlikesi baş gösteriyor: K. Irak ve hatta Suriye Kürtleri. Osmanlı emperyalizmi kapımızda mı? İran ve Rusya ensemizdeyken bu, Bağlar Mevkii’nde miting düzenlemek kadar kolay olmaz! Tek bayrak derken gözümüze sokulan tek bayrak: Sarı kırmızı yeşil! Gözümün önünden gitmeyen bir görüntü var: Doğu’da bir ilin alay komutanlığı bahçesi... Sıra sıra dizilmiş şehit cenazeleri... Hava kurşun gibi ağır, asker kaz adımıyla taşıyor naaşları. Kışlanın dışında, içeri bile alınmamış ahali kaybettiği yakınlarına ağlıyor! Ben bu filmi bir daha görmek istemiyorum! Ne pahasına olursa olsun. Bayrak asmamışlar, asmasınlar üstüne tüküreceklerse. Bayrak zorla sevilmez. Öldürmesinler yeter! Ama bu bir askeri yenilgi de değildir, onu da üfürmesinler.

Aslı Çakır; bile bile doping yapılır mı?

Aslı Çakır Alptekin’de doping çıktığı iddiası bizi bizden aldı! Londra Olimpiyatları’nda altın madalya almış ilk atletimiz Aslı ve aradan onca gün geçtikten sonra gelen bu haber, olimpiyat adayı bir ülke için yüz karası! İsveç’te 60 metre engelli yarışta fişek gibi koşup kısrak gibi atlayarak kazandığı altın madalya ile Nevin Yanıt geliyor aklıma. Biz törenin yapıldığı salonda Nevin’i bekliyoruz, 2. ve 3.lüğü kazanmış atletler orada... Nevin yok. Doping testi için numune vermeye gitmiş.

Testin sonuçları alınıyor, temiz. Nevin Yanıt ondan sonra alıyor altın madalyasını. “Ötekiler niye gitmedi, sadece birinci mi gidiyor?” diye soruyorum. Nevin Yanıt ve bazı Türk sporcular Uluslararası Anti Doping Ajansı WADA’nın takip ettiği isimler arasındaymış. Bu sporcular sadece müsabaka öncesi ve sonrası değil, sürekli izleniyor. Bunu bile bile bir sporcu niye doping etkisi yapacak destek maddeler alır?

İşte burada Türk sporunun sıkıntıları gündeme geliyor: Sporcuların etrafında antrenöründen başkası yok. Altın madalyalı bir sporcunun ekibinde sürekli doktoru, masörü, diyetisyeni, koçu, psikoloğu olur. Bizimkiler aileleri ve antrenörleri dışında geçici yardımcılarla çalışıyor, bu yol kazaları meydana gelebiliyor. Eğer doping kesinleşirse Aslı Çakır’a da yazık olacak, atletizmden heyecan duyan bizlere de, hatta belki olimpiyat hevesimize de!

O haberi izlemeyi hak ediyordu!

Diyarbakır’daki Nevruz törenini izlemeye 500’ü aşkın yerli yabancı gazetecinin akreditasyon yaptırdığı söylendi. Kadın televizyoncular çok duygusaldı, kalabalıktan, renkli giysilerden, bayram havasından çok etkilenmişlerdi. Yorum yaparken sesleri titriyor, gözleri yaşarıyordu. Ağlayan, asrın lideri olarak Erdoğan’a hayranlıklarını sunanlar vardı.

CHP kurultayında etrafı görmek için iskemlenin üzerine çıkan bir yazarın nasıl sosyal linçe tabi tutulduğunu hatırlayıp gülmeden edemedim. Dinlediğim bütün yorumlar, bütün heyecanlar, bütün akıllı laflar bir yana, ben aslında orada bir kişinin eksikliğini hissettim: Hasan Cemal. Kandil’den Diyarbakır’a, gitmediği karargah, görüşmediği PKK’lı kalmamış Hasan Cemal’in bu tarihi günde orada kürsünün yanında bulunmak, hem herkesten fazla hakkıydı, hem de en doğru gözlemleri o yapabilirdi.

Ama fikirleri oradayken kendisi yoktu! Kendisinin AKP’ye ve politikalarına açtığı sonsuz kredinin, özellikle adaleti bugünkü içinden çıkılmaz haline getiren referandum öncesi yandaş tavrının karşısında olmam, tam da bugün yazı yazma hakkını teslim etmemi engellemiyor. Aslında basın özgürlüğü için ona kızgındım ve kurbanlarından biri de kendi oldu ya...

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder