Abdullah Gül, başkaldıran subaylarını cezalandırdı-4

a
a
Perşembe, 02 Eylül 2010 - 05:00

Asker-sivil ilişkilerindeki en önemli dönemeçlerden birinin yaşandığı son krizde başrolü, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül oynadı. En kritik anda, en önemli hamleler ondan kaynaklandı. YAŞ öncesinde ilkeleri o koydu ve sonuna kadar da ısrarlı oldu.

“Başkomutan Gül, kendine başkaldıran subaylarından intikam aldı” diyebiliriz. Ancak, Başbakan Tayyip Erdoğan da, sonuna kadar Gül’ün yaklaşımını destekledi. Asker cephesinde ise, Org. İlker Başbuğ’un neden Iğsız Paşa konusunda ısrarcı olduğunu inceledim. Ortaya çıkan sonuç ilginçti.

Öte yandan da, Erdoğan’ın tam öldürücü adımını atacağı sırada, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün araya girmesinin anlamını araştırdım. Hatanın nereden kaynaklandığına baktım. Sonuçta ortaya çok ilginç bir manzara çıktı.

Gül başrolü oynadı Erdoğan tam destek verdi

Son Şura toplantısı bence asker-sivil iktidar çekişmesinin son raundu idi. Erdoğan, iktidarı süresince asker-sivil ilişkilerinde tutumuyla çok etkili oldu, ancak son krizde en kritik rolü, Başkomutan konumundaki Cumhurbaşkanı l oynadı. Başbakan Erdoğan da, sonuna kadar destek verdi.

Yaşananları, şimdi geriye dönüp baktığımda “...Başkomutan’ın, başkaldıran subaylarından intikam alışı...” diye niteleyebilirim. Genelkurmay Başkanı ile Başkomutan açıkça restleştiler, ancak sonunda kazanan Gül oldu. Başbakan bu duruşu sergilemese, Gül de istediğini elde edemezdi.

Cumhurbaşkanı, toplantılardan çok önce ilkelerini ve beklentilerini Genelkurmay Başkanı’na açıkladı. 1. Ordu Komutanı Org. Hasan Iğsız’ın ileride Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na (KKK) atanmasını istemedi. Hem kendinin, hem de iktidarın, Org. Işık Koşaner sonrasında, Genelkurmay Başkanlığı için tercihi Org. Necdet Özel idi.

Kendine göre birçok ilkeli gerekçesi vardı, ancak asıl gerekçe, “sivil iktidarların, Genelkurmay ve kuvvet komutanlarının atamalarında söz sahibi olması gerektiği, geleneklere dayandırılan atama yöntemi döneminin bittiği...” idi.

Beklenmeyen gelişme, Iğsız’ın yerine önerilen Org. Atila Işık’ın “kişisel gerekçelerle” aniden istifası oldu. Bu gelişme Çankaya’da, “TSK’nın resti, Başbuğ’un karşı atağı” olarak algılandı.

Bunun üzerine Başbuğ, 2’nci Başkan’lığını yapan Org. Aslan Güner’i önerince, Cumhurbaşkanı yine diretti. Güner’in atanması, Necdet Özel’in Genelkurmay Başkanlığı’nı kaçırması anlamına geliyordu.

Gül, bu manevraların, Başbuğ tarafından düzenlendiğinden kuşkulandığı için, teamüllerin dışına çıktı ve onu atlayıp, geleceğin Genelkurmay Başkanı Koşaner’i Köşk’e davet edip, itirazlarını sıraladı.

Sonucun alınması ise, krizin 6’ncı gününde, Başbakan Erdoğan’ın Eskişehir gezisi dönüşünde gece 23.00’te Başbuğ’u çağırıp, iktidarın kesin şekilde Cumhurbaşkanı’nın arkasında durduğunu söylemesiyle gerçekleşti.

Dikkatleri çeken nokta, Erdoğan’ın son Şura toplantısını bir gövde gösterisine, güç denemesine dönüştürmemesiydi. Başka konulardaki tutumuyla karşılaştırılırsa, Başbakan’ın ne kadar dikkatli davrandığı daha iyi anlaşılıyor. Kriz boyunca sert demeç vermemesi ve Genelkurmay’ı zor duruma sokacak söz söylememesi bu algılamayı yerleştirdi. Dış görüntü, sivil müdahalenin askeri küçük düşürücü bir manzara yaratmamasına özen gösterildiği şeklindeydi.

Ancak, bu dik duruş ve “TSK’nın üst düzeyi benden sorulur” yaklaşımını Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’ün tutumu bozdu.

Krizin tam ortasında, Iğsız’ın internet andıcı soruşturması ile ilgili ifade vermeye çağırılması, kamuoyunda “İktidar, askere sözünü geçiremedi ve kendi yapamadığını yargıya yaptırdı. Savcıya emir verdi, Iğsız’ı ifadeye çağırttı” izlenimini doğurdu. Başbakan istediği kadar yalanlasın, Adalet Bakanı istediği kadar reddetsin, genel algı bu şekilde gerçekleşti. Üstelik Başbakan’ın kriz sırasında birkaç kez Adalet Bakanı’yla görüşmesi bu algıyı pekiştirdi.

AK Parti iktidarının elde ettiği diğer önemli bir gelişme, uzun zamandır ilk defa “irticai faaliyetlerden dolayı ihraç” istemiyle hiçbir subay veya astsubayın dosyasının gündeme getirilmemesi oldu.

Özetlemek gerekirse, bundan böyle YAŞ toplantılarında iktidar ön plana geçecek gibi görünüyor. AK Parti veya bundan sonraki iktidarlar aynı yaklaşımı sürdürürlerse, üst düzey komuta heyetinin atamaları önce Başkomutan, ardından da Başbakanlık’tan geçirilip, ondan sonra Askeri Şura’ya getirilecek.

Yeni bir düzene doğru önemli bir adım atılmış oldu.

Başbuğ, yenileceğini biliyordu, yine de çarpışarak çekilmeyi tercih etti...

Hemen her Genelkurmay Başkanı, kendi görev süresinin en zor dönem olduğunu söyler. Ancak, herhalde bu konuda kimse Başbuğ ile yarışamaz.

Başbuğ, asker-sivil ilişkilerinde 27 Nisan muhtırası vermiş ve kamuoyu gözünde yenilmiş bir ordu teslim aldı. AK Parti ile en temel konularda, son derece tatsız bir ilişkiye girilmişti.

Bir yandan Ergenekon soruşturmaları, öte yandan birden bire TSK’nın içinden kaynaklanan gizli belge sızmaları ve PKK’nın karakol baskınlarındaki hatalar, kamuoyunda büyük rahatsızlık yaratır olmuştu.

Askerin prestiji büyük bir hızla eriyordu.

Başbuğ bu tehlikeyi gördü ve hızla kolları sıvadı. İlk iş olarak, komutanların en büyük hastalıklarından birine el attı. “Medyaya demeç verme” alışkanlığına bir son verdi. Başta kendisi olmak üzere, komutanların konuşmalarını kesti.

TSK’nın başına ne gelmişse, bu konuşma merakından geldiğini görmüştü. Büyük sözler sarf ediliyor, iktidar yerden yere vuruluyor, ancak hiçbir şey değiştirilemiyordu. TSK adeta bir muhalefet partisi görünümüne bürünmüştü. Asker etkinliğini ve caydırıcılığını tümüyle kaybetmişti.

İkinci adımı, TSK’yı şeffaflaştırmak oldu. Uzun yıllardır kimselerin yapamadığını yaptı, haftalık basın toplantıları koydu. İçeride de son derece önemli reformlar planladı.

Ne yazık ki, bunca iyi niyete rağmen, kamuoyu ile ilişkileri toparlayamadı ve belki de son yılların en sert konuşmalarını yapmak zorunda kalan Genelkurmay Başkanı oldu.

Bunun nedeni de, belge ve bilgi sızmalarının devam etmesi, Ergenekon soruşturması çerçevesinde her gün yeni bir skandal ile karşı karşıya kalınmasıydı. Belge sızmasının önü alınamadığı gibi, iktidarı destekleyen medya adeta Genelkurmay brifingi verir gibi, en gizli bilgilerini yayınlıyordu.

Genelkurmay Başkanlığı, belge sızdırma operasyonunu, Fethullah Gülen cemaatinin bir intikamı olarak görüyordu. İktidar da, memnun şekilde gelişmeleri izliyordu.

Başbuğ, Başbakan’a çok şikayet etti, ancak her defasında “Bunun bizimle ilgisi yok. Yargı bağımsızdır. Bizim lafımız geçmez. Üstelik bir defa müdahale edersek, bir daha işin içinden çıkamayız” yanıtını aldı.

Bu arada, TSK’ya karşı, nereden kaynaklandığı somut şekilde anlaşılamasa dahi, son derece yoğun bir kampanya başlatıldı. AK Parti’ye destek veren medyada yer alan, kimi doğru kimi haksız suçlamalar kurumu altüst etti. Kozmik Oda, Bülent Arınç’a suikast, generallerin telefon görüşmelerinin internete düşmesi, askeri perişan etti.

Bu durumda da, hem alt kadrolarından, hem emekli asker lobisi, hem de laik çevrelerden gelen tepkileri yatıştırabilmek için, açtı ağzını yumdu gözünü. İktidara karşı açıktan savaştı. Ancak sonuç alamadı.

Bu Şura, Başbuğ’un savunduğu son kaleydi...

Şura krizinde Başbuğ’un tutumunu, tüm kaleleri düşmüş ve sonuncusunu, kaybedeceğini bilmesine rağmen, tek başına savunan bir komutana benzettim.

Iğsız’ın kabul görmeyeceğini biliyordu. Buna rağmen önerdi. Aslan Güner’in de kabul edilmeyeceğinden emindi.

Bir oranda krizi tahrik etti. Asker-iktidar ilişkilerinde öyle bir hesaplaşma noktasına gelinmişti ki, galiba başka türlü de davranamazdı.

Kazanamayacağını görmüş olmalıydı.

Ya giderayak, tüm silah arkadaşlarının önünde, TSK’nın kolunu kanadını bilerek kırdığına inandıkları sivil iktidara boyun eğen, teslim olan komutan olarak nitelenecek ve tüm emekliliğinde bu tutumundan dolayı silah arkadaşlarından eleştiri alacak veya çarpışarak çekilecekti.

Dolmabahçe'de gömülü kalan sırlar

4 Mayıs 2007 günü Dolmabahçe’de Başbakan Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt arasında uzun bir görüşme yapıldı. 27 Nisan muhtırasının sıcaklığı hâlâ sürüyordu. Bu görüşmeyi gizemli duruma sokan, tarafların görüşme sonrasında hiçbir basın açıklaması yapmamaları değil, Başbakan’ın “Konuşulanlar benimle mezara kadar gidecek” demesiydi. Hele bu görüşmeden itibaren, Büyükanıt’ın eski sert tutumunu değiştirmesi ve uyumlu bir tutum sergilemesi, hem kamuoyunda merakı arttırdı, hem de spekülasyonu yaygınlaştırdı. Garip söylentiler dolaşmaya başladı. Başbakan’ın bazı dosyalar gösterip, Genelkurmay Başkanı’nı susturduğu ileri sürüldü. Ben bu komplo teorilerine inanmadım. Ne Büyükanıt’ın eşinin harcamalarından dolayı yolsuzlukla suçlanmasına ne de bir Başbakan’ın dosya gösterip şantaj yapabileceğine ihtimal verdim. Bu soruyu Büyükanıt’a sorduğumda “Muhtıra konusunu tartıştık” demekle yetindi. Bence doğrusu da buydu. Bu buluşmayı Başbakan’ın, TSK’yı anlayabilme, kendini anlatabilme ve asker ile bir modüs vivendi’ye (geçici anlaşma) varma çabası olarak görüyorum. Erdoğan, olası bir muhtıranın ülkeyi nasıl karıştıracağını çok iyi biliyordu ve asker-iktidar ilişkilerinin bu noktaya gelmemesini istiyordu. Ancak ne yazık ki, bu görüşmenin sırları Dolmabahçe’de gömülü kaldı. Komplo teorileri ise hâlâ tedavülde dolaşıyor.

İkinciyi tercih etti.

YARIN: TSK ve iktidar artık bir karar vermeli ve bu kavga bitmeli

3