Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Altı bakandan Erdoğan'a İsrail uyarısı...

Cumartesi, 17 Ekim 2009 - 05:00

Perşembe gecesi 32. GÜN programı (Kanal D) tam anlamıyla bir dış politika doruğu şeklinde geçti. Tam 30 yıldan beri Türkiye’nin dış politikasını fiilen yönlendirmiş, yönetmiş 6 bakan bir araya geldi ve AKP iktidarının dış politika karnesine not verdiler. Dikkatinizi çekerim, bu 6 bakan arasında, İsrail’e karşı en sert tepkiyi göstermiş ve bakanlığı döneminde, İsrail’deki Türk büyükelçiliğinin düzeyini büyükelçiden müsteşarlığa indirmiş İlter Türkmen, genel yaklaşımıyla İsrail’i en çok eleştiren Mümtaz Soysal ve Şükrü Sina Gürel de vardı ve onlar da, Mesut Yılmaz ve Yaşar Yakış ile birlikte Erdoğan’ın İsrail politikasını eleştirdiler.

6 bakanın sözlerinin ortak noktasını şu şekilde özetleyebilirim: “...Türkiye’nin en güçlü yanı, dış politikasındaki tutarlılık ve devamlılıktır. İsrail ile ilişkilerimiz son derece önemlidir. Bu ilişkilerin sağlıklı şekilde sürdürülmesi, uzun vadede Türkiye’nin çıkarınadır... Şu anda yapılmakta olan, iç politikaya göz kırpan ve Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen bir yaklaşımdır... Dış politikalar, halkın istediği yönde uygulanır diye bir kural yoktur...”

Sadece Yaşar Yakış (AKP) bugünlerde yaşananların temel politikalarda bir kayma anlamına gelmediğini, sadece ince bir ayar yapıldığını söyledi. Diğer katılımcılar ise, “bunun bir ince ayar değil, çok kalın bir ayar olduğunu” belirttiler. Ben de aynı görüşteyim.

Ben de, Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin bu kadar hafife alınamayacağını, hayati derecede önemli olduğunu ve iç politik oyunlara alet edilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Eski dışişleri bakanlarının dedikleri gibi, Türkiye’nin İsrail aleyhtarlığı ile hiçbir yere varamayacağına, asıl uzun vadeli çıkarının hem İsrail, hem de Araplarla iyi ilişkilerden geçtiğine ve eskiden olduğu gibi, bundan sonra da bu dengenin korunması gerektiğine inanıyorum.

Sarkisyan ve Gül’ün incelik yarışı

Ermenistan milli maçının kazasız bitmesinden hemen herkes çok memnun oldu. Zira olmadık olaylarla karşılaşabilirdik. Baksanıza, Taha Akyol’un köşesinde okuduk, ülkücü bir grup genç sahaya havadan inip, Azeri bayrağı açacakken son dakikada engellenmiş. Aslında bu tip gösteriler normaldir. Yeter ki işin içine silah girmesin.

Türk-Ermeni Açılımı’nın ne kadar kişisel riskler taşıdığını günlerdir görüyoruz.

Doğrusunu söylemek gerekirse, en büyük riski alan kişi, Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan. Aynı zamanda son derece kibar. Maçta dikkatinizi çekmiştir, Türk takımı gol atınca Gül’ün elini sıkma nezaketini gösterdi. Daima güler yüzlüydü ve omuzlarındaki büyük baskıyı hiçbir zaman etrafına hissettirmedi.

Abdullah Gül de bu açılımın başarısı için büyük risk aldı. Hem risk, hem de ince jestlerle insanların kalbini kazandı. Bence en güzeli, Bursa’daki maça Hrant Dink’in eşini ve ailesini davet etmesiydi. Her ne kadar Rakel Dink katılmadıysa da kızıyla oğlu oradaymış.

Bu iki insan gerçekten barış ödülüne layık biçimde hareket ediyorlar.

Olli Rehn’i mumla arayacağız...

Avrupa Birliği Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn, görevi çerçevesinde belki de son defa Türkiye’ye geldi. Bugünkü Boğaziçi Konferansı’na katılacak ve uzun süredir geceli gündüzlü birlikte çalıştığı Türkler’e veda edecek. İleride, mutlaka başka görevle Türkiye’ye yine gelecektir, ancak ziyaretleri eskisi kadar heyecan yaratmayacak.

Olli Rehn, neredeyse otuz yılı aşkın süredir izlediğim Avrupa Komisyonu’nda, Türkiye ile ilişkilerin en tepesinde görev almış kişiler arasında, Ankara’nın gerçek değerini en iyi algılamış ve bunu da açıkça ortaya koymuş bir AB bürokratıdır. Ne Türkiye’yi abartılı şekilde övmüş, bizim çok sevdiğimiz tarzda sırtımızı sıvazlamış, ne de gereksiz ve abartılı bir eleştiri yağmuruna tutmuştur.

Ülkesine özgü soğukkanlılığa, buna karşılık son derece ince bir espri yeteneğine sahip olan Rehn, Ankara’ya daima doğruları söylemiştir. Kimseyi aldatmamış, gereksiz ümitler vermemiş, tam aksine Ankara’daki bürokraside derin bir güven ortamı oluşturmasını bilmiştir. Bazı kesimlerden sert eleştiriler almasına rağmen kırılmamış, tepki göstermemiş, ancak doğru bildiğinden de şaşmamıştır. Türk kamuoyunun duyarlılıklarını da çok yakından izlemiş, gerektiğinde ince ayar yapmış, zamanında AKP’nin demokratik yaklaşımlarını açıkça desteklemiş, sınırı aşan tutumlarını da, son raporda olduğu gibi eleştirmesini bilmiştir.

Bu yaklaşımlarıyla, Olli Rehn’i çok arayacağız. Onun sağlıklı analizlerini, gerektiğinde uyarılarını, gerektiğinde de yapıcı eleştirilerini özleyeceğiz. Bu kaliteler, uluslararası kuruluşlarda çalışan bürokratlarda nadiren bulunur. Olli Rehn de o nadir kişilerden biriydi. Türkiye’ye verdiği emeğe, harcadığı zamana ve katkılarına teşekkür etmemiz gerekir.

Barzani ile balayı giderek uzuyor...

Türkiye’nin Kuzey Irak’la ilişkileri, çok ilginç iniş ve çıkışlarla doludur. Bir aralar, birlikte silah kullanır ve PKK’ya karşı savaşırdık. Sonra aramıza kara kediler girdi ve açıkça düşmanlaştık. Şimdi bakıyoruz, yine ilişkiler düzeliyor. Üstelik sadece düzelmekle kalmıyor, derinleşiyor.

Hasan Cemal ile Cengiz Çandar’ın perşembe günü CNN TÜRK’te yayınlanan söyleşilerini izlerken gözlerime inanamadım. Barzani kollarını açmış, Ankara’ya geleceği günleri saydığına dikkat çekiyor ve PKK’nın silah bırakması gerektiğini tekrarlıyordu.

Barzani’nin genel yaklaşımı, daima Türkiye ile iyi ilişkiler kurmaya dayandırılmıştır. Zaman zaman Ankara’dan çıkan sert söylemlere tepki gösterir ve PKK’yı sanki koruyormuş gibi konuşursa da, temel politikası daima sırtını Türkiye’ye dayamak üzerine kurulmuştur. Kuzey Irak Kürdistanı’nın uzun vadede ancak Türkiye ile iyi ilişki kurabildiği taktirde istikrar içinde yaşayabileceğine ve zenginleşebileceğine inanır.

Doğrusu da budur. Türkiye ile Kuzey Irak Kürtleri birbirlerine ne kadar yakınlaşırlarsa, o kadar rahatlayacaklarını bilirler. Türkiye’nin PKK ile mücadelesinde eli güçlenir, aynı zamanda Güneydoğu bölgesi de, iki ülke arasındaki ticaret sayesinde zenginleşir. Aynı şekilde, Kuzey Irak Kürtleri de, Türkiye üzerinden hem batıya açılabilirler, hem de birçok temel ihtiyaçlarını elde edebilirler. Önemli olan, karşılıklı sorunlarımızı birbirimizi kırmadan çözebilmektir. Sanıyorum o konuda da önemli adımlar atılıyor.

Nedir bu Terim alerjisi?

Spor kamuoyunun, Fatih Terim ile garip bir “aşk-nefret” ilişkisi var. Yeni değil, yıllardan beri hep aynı filmi izliyoruz. Özellikle GS seyircisi aslında Terim’i İMPARATOR olarak alkışlıyor. FB veya BJK seyircisinin sempati duymaması ise normal. Ancak nedense, Fatih Terim sorunu yıllardır spor yöneticileri ve spor yazarlarıyla yaşandı. Nedense sevmediler ve sevmediklerini de hep gösterdiler. Neden? Zira, başkaları gibi onlara boyun eğmedi. Zamanında kafa tutmasını bildi.

Gerektiğinde futbolcusunu korudu. Sıradan bir kişilik değildi. Dünyanın en sıcak, en sempatik insanı olduğunu iddia edemeyiz, ancak bazılarından gördüğü muameleyi de hiç hak etmediğini söylemeliyiz. Kişilikli ve farklı duruşu olanların daima eleştirildiğini biliriz de, bu insanın bu ülkeye acaba hiç mi katkısı olmadı, sorusunu da sormadan geçmemeliyiz. Her neyse; Benim gibi düşünenler adına konuşmak istiyorum... Fatih Kaptan, ellerine sağlık. Milli takıma katkılarını unutmayacağız.