Ankara, Washington'dan gelen tehlikeyi görüyor ancak...

a
a
Cumartesi, 27 Kasım 2010 - 05:00

Her ülke kendi dış politikasını, kendi çıkarlarını dikkate alarak oluşturur ve uygular. Her iktidarın da, kendine özgü bir yoğurt yiyişi vardır.

AK Parti iktidarı, Türkiye’nin genel dış yaklaşımını değiştirdi. 2008’den bu yana, geçmiş yıllardaki alışılmış batı merkezli (ABD ve AB’ye endeksli) politikalarda ayarlar yapıldı ve kendine özgü bir politika izlenmeye başlandı. Bulunduğumuz bölgenin sorunları öne alındı.

İslam dünyasına daha fazla önem verilir oldu.

[[HAFTAYA]]

Ekonomik çıkarlar gözetilerek politikalar üretildi. Özetle, Türkiye dünyaya eskisi gibi bakmayan, sadece Washington-Brüksel eksenli kararlar almayan bir ülke konumuna girdi. İsrail ile sürtüşmeye girildi, İran’ın yanında yer alındı, Sudan’daki rejim desteklendi vb... Bu da, başta ABD olmak üzere eski ittifakları ve müttefikleri fena halde rahatsız eder oldu.

Batı aleyhtarlığı arttı, söylemimiz değişti

Politikalardaki bu değişimin yanı sıra, Türkiye’yi yönetenlerin söylemleri de değişti. İç politikada sert ve ağır eleştirilerle dolu demeçler arttı. Amerikan ve Avrupa aleyhtarı, kırıcı kelimeler kullanılır, ilişkilere eskisi kadar itina gösterilmez oldu.

Bu da, özellikle ABD ve AB ile ilişkilerdeki gerilimi arttırdı.

Bu noktaya gelinmesinde Avrupa Birliği’nin olumsuz tutumu ve ABD’nin de bir süper güç olarak, Türkiye’nin çıkarlarına ters düşen politikalar istemesi, eski büyük ağabey tutumuyla, küçük kardeşin adeta başkaldırmasına duyduğu tepki de etkili oldu.

BUNUN ADI ABA ALTINDAN SOPA GÖSTERMEK DEĞİLDİR...

Kimi yorumcular benim ABD izlenimlerimi “Aba altından sopa göstermek” diye nitelediler. “Kompleks dili” kullandığımı, Başbakan Lübnan’da kahramanlar gibi karşılanırken, benim Türkiye’yi aşağılanan, muhtaç hatta koloni ülkesi şeklinde gösterdiğim yani “aşağılık kompleksiyle hareket ettiğim” söylendi. Erdoğan’ın ABD’yi kızdırmasının, hiç de fena olmadığına inanan bu eleştirilere saygı duyarım. Ben de, Erdoğan’ın bugünkü dış politikalarını genelde alkışlıyorum. Benim de hoşuma gidiyor. Ancak ufukta bazı tehlike bulutlarının belirdiği bir gerçek. Bizim alkış tutmamız da gerçekleri değiştirmiyor. Yazı dizisinde iki amacım vardı:

- Washington’da duyduklarımı yansıtmak, orada yıllar içinde oluşmuş, birçok defa öngörüleri doğrulanmış, haber kaynaklarının izlenim ve yorumlarını aktarmak, Türkiye’nin oradan nasıl görüldüğünü anlatmaktı. Yani bir gazetecinin normal işlevini yerine getirdiğimi sanıyorum.

- İkinci amacım, Erdoğan’ın dış yaklaşımının analizini yapmak, Türk-Amerikan ilişkilerinde tehlikeli bir noktaya yaklaşıldığını, yine duyduklarımı, çeşitli batı kaynaklarının düşündüklerini aktararak anlatmaktı.

Beni eleştiren arkadaşlarım herhalde benden daha deneyimliler. Dahası Başbakan’ın da hiç hata yapmayacağına inanıyorlar ki, benim yaklaşımımı yerden yere vuruyorlar. Erdoğan hayranlıklarına da söyleyecek bir şeyim yok. İsteyen istediği kadar alkış tutabilir. Ona da saygı duyarım. Benim yaklaşımımı rüzgara karşı yürümek olarak da düşünebilirsiniz. Ancak izin verin ben de gözlemlerimi aktarayım. Bakalım hangimiz haklı çıkacağız.

İslam ilk defa ayırıcı bir unsur oldu

Dikkatleri çeken bir diğer nokta, batı dünyası içinde şimdiye kadar sorun olarak ortaya atılmayan Türkiye’nin Müslümanlığı ilk defa kuşku duyulan, sorgulanan bir konuya dönüştü. Türkiye’nin dış politikasındaki değişimlerden sonra AK Parti İslamcı olarak nitelenmeye başlandı. Batı medyasında, özellikle İsrail ile sürtüşme sonrasında ve büyük oranda Yahudi lobisinin etkisiyle; Türkiye, İslamcı ülke diye anılır oldu. Bu durum da, ilişkilerdeki gerilime katkıda bulundu.

‘Kırıcı olmayın ve İsrail ile anlaşın’

Washington’da kimle konuşsam, Brüksel’de kime “Bu durumdan nasıl kurtulunabilir?” diye sorsam hep aynı yanıtla karşılaştım: “Önce şu soruya yanıt verin, Türkiye bu gidişi gerçekten değiştirmek istiyor mu? Yoksa bu durumdan memnun mu?” diyenler ardından şöyle devam ediyorlardı... “İsrail ile kavga ettiğiniz, İsrail yöneticilerini ağır şekilde ve sürekli yerden yere vurduğunuz sürece, Washington ile ilişkilerinizi rayına oturtamazsınız... Kongre’den hiçbir şey alamazsınız... NATO ve AB’de yalnız kalırsınız... Zira unutmayın ki, batının size gereksinimi var ancak sizin terör sorununu çözmek, zenginleşmek, güçlenmek için batıya daha fazla ihtiyacınız var...”

Şimdi seçimlerin sonrası bekleniyor

Gelinen bu noktanın vahametini, Dışişleri Bakanlığı çok iyi biliyor. Ancak gidişi düzeltecek ayarlamaları şu aşamada yapamıyor. Başlıca nedeni 2011 genel seçimleri. Seçim öncesi ne İsrail konusunda, ne de diğer alanlarda bir düzeltme düşünülüyor. Washington da durumun farkında. Bundan dolayı, ilişkiler seçim sonrasına kadar adeta askıya alınmış gibi gözüküyor. Bekleme sürecindeyiz. Seçimde sandıktan çıkacak sonuçlar ve bu sonuçlara göre AK Parti’nin tutum değiştirip değiştirmeyeceği, Türkiye-ABD ilişkilerinin yönünü ve tonunu saptayacak. Bilinmesi gereken tek nokta, bugünkü gidişin aynen sürdürülemeyeceğinin hem Washington hem de Ankara’da artık açıkça anlaşıldığıdır. Ben, Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’nun dış politikasını ve Türkiye’nin kişilikli yaklaşımını seviyorum. Eski köhne tutumların bitmesinden memnunum. Ancak önümü göremiyorum. İran-İsrail ilişkileri hep böyle sürecek mi? Washington ile ilişkileri bozma pahasına, kavga devam edecek mi? Bunun sınırları var mı? Nerede durulacak? Özetle Türkiye’nin genel stratejisini merak ediyorum.

First Lady tiyatroya gelince neler olmadı...

Cemre ile birlikte New York’ta Felas adlı, sadece zencilerin oynadığı, şarkılı danslı, hareketli bir gösteriye gittik. Şimdiye kadar gördüğüm en ilginç şovlardan biriydi. Ancak beni asıl şaşırtan gösteriden çok yaşadığım bir olaydı. Şovun başlamasına beş dakika kala salon birden hareketlendi. İnsanlar ayağa kalktı, bakınmaya başladılar. Belli ki, tanınmış biri geliyordu.

Birazdan şaşkınlık daha da arttı, zira salona Başkan Obama’nın eşi Michelle girmez mi... Yanında üç arkadaşı ve etrafında da gizli servisten 3-4 koruma vardı. Hızla ve sessizce 20’nci sıraya (bizim biraz yanımıza) oturdular. Hayret ettim, zira koskoca Amerika’nın koskoca Başkanı’nın eşi gelmişti ancak etrafında 20 kadar koruma ve 40-50 partili veya dostu yoktu...

Salon da birbirine girmemişti. Hayret ettim, örneğin salonun ilk sıralarındakiler apar topar kaldırılıp, First Lady ve beraberindekiler oturtulmamıştı. Hayret ettim, hiçbir şey olmamış gibi sanatçılar gösteriyi tamamladılar. Laf atan veya öpmeye, el sıkmaya koşan olmadı. Hayret ettim, şovun sonunda First Lady de, bütün salondakiler gibi, oyuncularla birlikte dans etti... Bir de, aynı durum Türkiye’de yaşansaydı ne olurdu diye düşündüm!

Amerikan zenginleri MOMA’yı uçurmuşlar

New York’a ne zaman gitsem Modern Sanatlar Müzesi’ne (MOMA) mutlaka bir kere uğrarım. Orada dostlarım var, Van Gogh’un “Yıldızlı Gece” tablosu, Monet’in “Agapanthus” tablosu, Picasso’nun “Avignon Kızları”. Onları yerinde görmek dünyanın düzgün gittiğinin işaretidir benim için. Bu sefer yine oradaydım ama ilgimi başka bir şey çekti: Resimlerin asıldığı her oda veya bölümün girişinde gelmiş geçmiş Amerikan zenginlerinin eşleriyle birlikte adları yazılı. Ne demek olduğunu sordum; meğer bu kişiler müzeye para hibe ederek isimlerinin ölümsüzlüğünü sağlıyorlarmış. (Aynı zamanda da vergiden düşüyorlar.) Şöyle bir hayal kurdum: İstanbul’daki Resim ve Heykel Müzesi’ni zenginlerimiz ele alsa, odalara isimlerini verseler, böylece su akıtan tavanlar, küflü koridorlarda tamir gerektiren tablolar, depolarda çürümeye yüz tutmuş eserler bir kurtulsa. Bence bir kere giyilen, modacısından başkasını zengin etmeyen elbise almaktan çok daha hayırlı bir iş olur değil mi? Hayal kurmak yasak değil ya.

Her yerde orta halli Türk var...

Bir hafta süreyle Amerika’ya gittim ve İstanbul’da olmadığı kadar Türk vatandaşıyla karşılaştım dersem belki epey abartmış olurum. Ancak sizi hayret ettirmek için böyle bir benzetme yaptığımı da söylemeliyim. Uçakta başladı. İstanbul-Frankfurt-New York uçuşunda 60-70 Türk yolcu olduğunu hatta bu sayede 1 saatlik gecikme sonucu Frankfurt-New York ayağını kaçırmaktan kurtulduğumuzu, zira Lufthansa’nın hiç yapmadığı şekilde uçağını Frankfurt’ta beklettiğini söylemeliyim. New York’ta hangi mağazaya girsek Türkçe duyduk. İndirimli satışlarıyla tanınan, New York’a 45 dakika mesafedeki Woodbury Common’ın sokakları tıklım tıklım Türk doluydu. Valizler alıp içini tıka basa malla dolduran bizimkiler, en gözde müşteriler arasında sayılıyorlardı. Anlatmak istediğim Türkler’in alışverişi değil.

Türkler’in giderek zenginleştiği, daha fazla seyahat ettiği ve daha fazla para harcadığı. Hem de, o eskisi gibi, sadece zengin Türkler’e özgü bir şey olmaktan çıkmış. Orta halli kesimin giderek daha fazla dolaştığı gözleniyor. İstatistikler de bunu gösteriyor. İşte bundan dolayı artık büyük mağazalar veya uçakların belirli hatlarında Türkçe’nin kullanılmasını istemek hakkımız olmalı. Korece veya İtalyanca yazılıyor da, Türkçe neden yazılmasın?... Ben her gittiğim yerde buna işaret edip, Türkçe talep ediyorum. Siz de isteyin. Zira, bazılarından daha fazla hak ediyoruz. Eski alışkanlıkları kırmalıyız.

New York’ta taksi isterseniz...

Nereye gidersem gideyim, güvenilir ve pratik tüyolar veririm. Bu defa da New York’tan bir tüyo vereyim. Eğer bu kentte havaalanından otele gitmek için veya günü birlik arabaya ihtiyaç duyarsanız, ailenizi güvenerek emanet edeceğiniz bir ulaşım aracını ararsanız şu adresi bir kenara yazın: Kaan Limousine 0212-532 9528 veya 516-352 4528 e-posta: kaanlimo@aol.com