Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Azeri dostlar neden böylesine alınganlar?

Çarşamba, 28 Nisan 2010 - 05:00

atırlayacaksınız, bundan bir süre önce son derece iyi niyetle bir yazı yazmış ve Azeri kardeşlerimizin, Türkiye’nin soykırım suçlamaları karşında verdiği mücadeleyi uzaktan seyretmekle yetindiklerine dikkat çekmiştim. “Neredesiniz?” diye sormuştum.
Amerikan Kongresi’nde olsun, Türkiye’nin çeşitli Avrupa parlamentolarında verdiği mücadelelerde olsun, genelde Azeriler ortalarda görünmezler. Türkiye ile birlikte hareket etmeleri şart değildir, ancak onlar da kendi açılarından lobi faaliyeti sürdürürler, para harcarlar, Ermeniler gibi gazetelere ilanlar verirler, kitaplar yazdırırlar.
“Bunlardan hiçbirini yapma, ardından, Türkiye sırtındaki yükü azaltacak bir formül bulunca ayaklan ve ‘Türklüğe yakışmaz’ diye tepki göster. Bu tutumda haksızlık yok mu?” diye sormuştum.
Azeri kardeşlerimizden yine sert tepki aldım. Cumhurbaşkanlığına kadar giden bu alınganlığı doğrusu anlayamadım.
Neden?
Dostlar arasında bunlar tartışılmayacak da, nerede tartışacağız?
Her şeyi içimize mi atalım?
Üstelik bu tartışmalarda, özellikle ters davranmamaya dikkat etmiştim.
Örneğin, kalkıp “Türkiye’yi böylesine kardeş gibi görüyorsunuz da, neden KKTC’yi tanımıyorsunuz?” demiyorum.
Zira, nedenlerini biliyorum.
Veya “Neden karşılıklı vizelerin kalkmasını istemiyorsunuz?” diye de sormuyorum.
Zira, onları da anlıyorum.
Veya Türk işadamlarının şikayetlerine kulak kabartıp “Kardeşler geçen yıl 110 işadamı Bakü’yü, bürokrasinin önlerini kapatması gerekçesiyle terk etti. Neden Türk işadamlarına karşı engelleme politikası sürdürüyorsunuz?” diye yazılar da yazmıyorum. Zira, bazı işadamlarının, işadamlığı değil başka işler yaptıklarının farkındayım.
Anlayacağınız, Azeri kardeşlerimi sorumsuzca eleştirmiyorum.
Onların da, alınganlığın bir sınırı olduğunu bilmeleri ve yandaş medyalarını üstüme saldırtmamaları gerekiyor.
Camdan yapılmış köşklerde oturanların başkalarını taşlamaları, en büyük hatalardan biridir.
Benden kardeşçe bir hatırlatma...

Siz önce kendi işinizi iyi yapın sonra medyadan hesap sorun...
Siirt’teki gelişmelerin iğrençliğini burada anlatmama herhalde gerek yok. Günlerden beri medyada tartışılıyor.
Cinayetler, bundan 1.5 yıl önce işlenmiş.
Geçen günlerde kamuoyuna yansıyınca, tabii kıyametler koptu.
Olay öylesine korkunç ki, medya belki de ilk defa son derece dikkatli davrandı. Sanık konumundaki çocukların resimleri verilmedi... Olay ile ilgili görüntü yayınlanmadı... Ailelerin üstüne gidilmedi... Spekülasyon yapılmadı...
Aman efendim, siyasetçilerimiz birden bire öylesine köpürdüler ki, inanamazsınız. Efendim, ne demek oluyormuş, böyle haber vermek gazetecilik anlayışına yakışır mıymış?
Beni en çok Milli Eğitim Bakanımız Nimet Çubukçu’nun tepkisi şaşırttı. Onun bu konulardaki duyarlılığını çok iyi bilirim. Ancak nedense, dayanamayıp açtı ağzını yumdu gözünü. Verdi veriştirdi...
Sizlerle aynı görüşte değilim.
Bence, bu olayı duyurmak bal gibi gazetecilik görevidir.
Türkiye’yi konuşturmak ve bu olayların bir daha tekrarını önlemek, gazetecinin görevidir.
Aslına bakacak olursanız, gazetecilerin Siirt olayını neden verdiniz diye suçlanmak yerine, neden geç kaldınız, 1.5 yıldır neredeydiniz, neden hemen duyurmadınız diye eleştirilmeleri gerekir.
Düşünebiliyor musunuz, olayın üzerinden tam 1.5 yıl geçmiş ve hâlâ dava bile açılmamış. Sonra da, siyasetçilerimiz çıkıyorlar ve Siirt’in adının kötü anılmasından duydukları rahatsızlıktan, ailelerin ve çocukların içine düşecekleri travmalardan söz ediyorlar. Oysa olayları tüm toplum tartışabilmeli ki, tekrarlarının önüne geçilsin.
Ölen bebelerin hesabını kim soracak? Bu olayın üstünü örtmeye çalışanları kim sorgulayacak?