Mehmet Ali Birand

Bana en çok sorulan soru: IMF ile yaşamak nasıl?

Cumartesi, 15 Mayıs 2010 - 05:00

Yunan kamuoyunun şaşkınlığını sizlere anlatamam. Şaşkınlığın önemli bir bölümü, içine düştükleri durumdan kaynaklanıyor. Şimdiye kadar öylesine rahat bir hayatları vardı ki, Atina’ya her gidişimde gıpta ederdim. Yıllar boyunca AB’den para aktı. Az çalışıp çok kazanabiliyorlardı. Bu zenginliğin nereden geldiğini sorgulayan da yoktu.
Birden bire attan düşmüşe döndüler. Ancak henüz durumun vahametini de hissetmiş değiller. Önlemler, 5-6 ay sonra ısırmaya başlayacak. Şimdiki durumda restoranlar ve kahveler dolu. Bir süre sonra herkes hissedecek. Şu anki şaşkınlık, bir şeylerin geldiğinin farkında olursunuz da, ne kadar ısıracağını bilemezsiniz ya, işte oradan geliyor.
Şaşkınlığın diğer bölümü de, dün Atina’ya inen Türk Başbakanı’nın beraberinde bakanlar, iş adamlarıyla adeta bir gövde gösterisi yapması. Yıllardır böylesine kalabalık bir gazeteci grubu tarafından izlenen Türk resmi ziyareti görmedim. Yunan kamuoyunun bir bölümü için bu durum “Türkiye’nin kendine güveninden, tepeden bakma alışkanlığından ve Yunanistan’ı küçük görme ihtiyacından” kaynaklanıyor.
Havaalanından otele giderken şoför hiç tereddüt etmeden sordu: “...Biz iflas ettik, Başbakanınız neden geliyor ki? Bizimle alay etmek, Türkiye’nin ne kadar güçlü olduğunu anlatmak için mi?”
Adamı bir türlü inandıramadım. Bu ziyaretin bir dostluk işareti olduğunu kabul ettiremedim. Türkiye’ye karşı geleneksel Yunan kuşkuculuğunu medyanın bir bölümünde de görebiliyorsunuz. Öyle yazılar çıkıyor ki, gözlerinize inanamıyorsunuz. Türkiye’ye karşı kompleks duyanların sayısı az değil. Bana en çok soruların başında da ne geliyordu biliyor musunuz: “Siz bilirsiniz, IMF ile yaşamak çok mu zordur?”
Eh, bizim gibi her 2-3 yılda bir ekonomik veya mali krize düşen ve IMF ile yıllarca süren bir yaşantıya dayanmış ülke vatandaşına başka ne sorulur ki...

Türk bayrağını alkışlayanlar da var

Buna karşılık, önemli bir bölüm de, özellikle Yunan hükümeti, Erdoğan’ın bu yaklaşımından çok memnun. İki ülke arasındaki stratejik işbirliğinin başladığı vurgulanıyor. Başbakan da, demeçlerinde ve konuşmalarında sürekli şekilde “Biz kötü gün dostuyuz” temasını işledi.
Beni en çok korkutan, delinin tekinin ortaya çıkması ve eline geçirdiği bir Türk bayrağını yakıvermesiydi. Allah’tan olmadı. Tam aksine, Türk heyetinin koca kortejini alkışlayanlara dahi rastladım. Bugünkü yazımda sizlere yapılan anlaşmaların ayrıntılarını ve gezinin bilançosunu veremeyeceğim. Belki, dudak uçuklatacak sonuç çıkmayacak, ancak sembolik açıdan, 10 yıl önce yaşanan deprem yakınlaşmasının ötesine geçildiğini söyleyebilirim.

AB para verdi, ancak Yunanlı’nın suyunu çıkaracak
İnsanlar henüz farkında değiller. Kemer sıkmanın acılarını daha hissetmiyorlar. Oysa, alınan kararlara bakın ve bir süre sonra Yunan halkının nasıl fakirleştirileceğini görün: Emeklilik yaşı, kamu sektöründe 61’den 65’e çekildi. Kamu sektörü maaşları baştan sona yüzde 20 azaltıldı.
Emeklilik maaşları da yüzde 10 kesintiye uğradı. KDV oranı, her üründe yüzde 19’dan yüzde 23’e çıkarıldı. Alkol, sigara ve gaza yüzde 30 vergi geldi.
Yunanistan’daki 1000 belediye sayısı, 400’e indirilecek. Kamu şirket sayısı da 6 binden, 4 bine indirilecek. Bu şekilde bütçe açığı yüzde 40 azalacak. Ancak yetmiyor, yıllar boyunca sürecek bir kemer sıkma içinde kalınacak. Rüşvet ve vergi kaçağı önlenecek.
Bütün bu operasyonu IMF izleyecek ve 3 ayda bir rapor hazırlayacak. Eğer gereken rakamlara varılmazsa, AB’den gelen yardım kesilecek. Avrupa Birliği, hem Yunanistan, hem de İtalya ve İspanya’yı koruyabilmek için 1 trilyon dolar ayırdı, ancak bunun karşılığında da, yardım edilen her ülkenin suyu sıkılacak.

Türkiye’ye ilgi artıyor, amma Türkler para yatırmıyor
Yunanistan’da, medyanın tüm abuk sabuk haberlerine rağmen, Türkiye’ye karşı çok ilgi var. En basit örnek, her gün iki ülke arasında 6 uçuş var. Devlet ve özel hava yollarında yer bulmak bile son derece güç. Sadece geçen yıl 600 bin Yunanlı Türkiye’yi ziyaret etmiş. Yani her 20 Yunanlı’dan biri mutlaka Türkiye’ye gidiyor. Yunanistan’ın, Türkiye’ye yatırdığı sermaye 5 milyar dolar.
Buna karşılık, Türk turist sayısı 100 bini pek geçmiyor. Onların önemli bir bölümü de, yaz aylarında Yunan adalarına giden günlükçüler. Türkiye’nin yatırımı ise komik: 2.2 milyon dolar. İki giyim dükkanı, iki baklavacı, üç yiyecek dükkanının ötesine geçilemiyor.
Oysa Yunanistan bundan sonra Türk iş adamları için bir cazibe merkezine dönüşüyor. Ancak yine de, nedense ilgi çok az. Bunda Yunan hükümetinin Türklere pek sıcak bakmamasının ve yeterince teşvik vermemesinin rol oynadığı söyleniyor. Bakalım önümüzdeki dönem aynı durumla mı karşılaşılacak.

Fısıltısı dahi heyecan yaratmaya yetti...
POSTA Gazetesi Ankara Temsilcisi Hakan Çelik önermiş, ben de desteklemiştim.
Başbakan Erdoğan’ın Atina’ya beraberinde Patrik Bartholomeos’u götürmesi önerisi ilgi çekmişti. Sonrasında, kulislerde çok konuşuldu.
Buraya gelince dikkatimi çekti, söylentisi dahi heyecan yaratmış. Keşke Başbakanlık bu öneri medyadan geldi diye konuya soğuk bakmasaydı.
Keşke Başbakan’a iyi şekilde anlatılabilseydi. Atina’da kimle konuşsam ve Patrik’in Türk Başbakanı’nın uçağından inmesinin nasıl bir izlenim yaratacağını sorsam, hep aynı yanıtı aldım:
“...Kalbimizden vurmuş olurdunuz... Böylesine müthiş bir jesti sizin yapabileceğinizi tahmin etmeyeceğimizden dolayı Yunan halkını çok amma çok şaşırttınız...”
Eminim bu konu konuşulmuştur ve kim bilir hangi gerekçelerle vazgeçilmiştir. Ne olursa olsun, Türkiye büyük bir fırsat kaçırdı. Toplumların kalbini kazanmak, hem çok güçtür, hem de bazen böylesine kolaydır.

Ege’de it dalaşının maliyeti 25 milyon euro
Ege semalarında Türk ve Yunan uçaklarının birbirlerini kovalamalarını haberlerde izliyoruz. Ancak bunun bize ve Yunanistan’a kaç paraya mal olduğunu kimse hesaplamıyor.
Neden bu oyun oynanıyor anlatayım. Bizim için Ege’deki Yunan hava sahası, toprak parçasından itibaren denize doğru 6 mildir. Yunanlılar ise, bunun 12 mil olduğunu iddia ederler. Ayrıca Atina, Ege’deki tüm askeri uçuşların kontrolünün elinde olduğunu, eskisi gibi, Türkiye’den kalkan her uçağın “uçuş planını Atina FIR merkezine bildirmesi gerektiğini” söyler.
Bu durum 1970’lere kadar Ankara’nın umursamazlığı nedeniyle gerçekten de böyleydi. NATO çerçevesinde, Yunanistan’a bırakmışız. 1974 Kıbrıs kriziyle birlikte, Türkiye uyandı, durumun anormalliğini geç de olsa gördü ve itiraz etti. Uçuş planlarını Atina FIR’ına vermemeye başladı.
Bu nedenle, şimdi Türkiye’den kalkan her askeri uçak, Yunan radarlarında DÜŞMAN olarak niteleniyor. O zaman da, hemen bir uçak kaldırıp, Türk askeri uçağını takip ediyorlar. Buna da, it dalaşı veya uçak kovalaması deniyor. Aslında tamamen sembolik bir kovalamaca.
Türkiye, uçuş planı vermeyerek ve Ege üstünde uluslararası hava sahasına girip çıkarak, Atina FIR hattını ve Yunanistan’ın 12 millik hava sahası iddiasını kabul etmediğini gösteriyor.
Yunanistan da, uçak kaldırıp kovalatarak kendi iddiasını sembolik biçimde sürdürdüğünü belirtiyor.
İş buraya kadar iyi de, bunun bir de maliyeti var. Yedek parça ve diğer harcamaları dahil, bu kovalamaca işi Yunanistan’a ve tabii Türkiye’ye de, yılda yaklaşık 25-30 milyon euro’ya mal oluyor.
Hiç de görmezden gelinecek bir para değil.
Son çıkan rakamlara göre, Türkiye ve Yunanistan tamamen sembolik bir konuda, son 10 yılda 500 milyon euro para harcamışlar. Oysa, karşılıklı bir formül bulunabilir ve her iki taraf iddialarından vazgeçmeden, aynı dalaşı yılda 1-2 defa yaparak bu harcamadan kurtulabilirler. Akıllıcası da budur. İşte bugün Atina’da bu formül aranıyor.