Bari asın da, hepten kurtulun!

a
a
Cuma, 12 Şubat 2010 - 05:00

Bu ülke kadar başarıdan hoşlanmayan, başarılı insanları cezalandırmaktan keyif alan, herhalde başka bir yer yoktur.

Kim başarılı olur ve zenginleşmeye başlarsa, hemen peşine takılırız.

Ya hırsızdır... Ya dolandırıcı... Veya iktidarı yalayıp ihale kapmıştır.

Kendimiz böylesine art niyetli ve kötü düşünceli olunca, yasalarımızı da bu mantığa uygun şekilde düzenleriz. Yasaları öyle yazarız ki, önümüze gelen dosyanın mutlaka kötü yanını çıkarmak için tuzaklar kurarız.

Yargıçlarımız da, ister istemez yasaları uygularken, olaya olumlu yönünden değil, olumsuzluklarından bakar.

Gazetecilerimiz de böyle yetişmiştir.

Kendimiz hariç, herkesi üçkağıtçı olarak görürüz. Haberlerimiz hep bu kafaya uygun biçimde yazılır. Manşetler hep tersten atılır.

Mehmet Emin Karamehmet işte bu garip dünyanın en son örneği ile karşımıza çıktı. İstanbul 8’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nin 11 yıl hapis cezası, yukarıda anlattığım ortamın bir sonucudur.

Devlet bürokrasisi dosyaları hazırlar, ilk defasında başaramazsa, yine üstüne gider ve diz çökertene kadar mücadele eder. Davanın içeriğini bilmiyorum. Yargıçlarımız ellerindeki veriler ve önlerindeki yasalara göre bir karar vermişler. Zaten benim değinmek istediğim de bu. Bürokrasinin yaklaşımı ve yasaların çarpıklığı.

Karamehmet bu ülkenin en başarılı iş adamlarından biridir. Yetiştirdikleri insanlara bakın, yeter. GSM’i, nice büyük patronlar burun kıvırıp ilgilenmedikleri dönemlerde, ileriyi görüp o Türkiye’ye getirmiş ve TURKCELL imparatorluğunu kurmuştur.

Karamehmet’in şanssızlığı ona özgü de değildir.

Bu ülkede büyük iş yapmak için ortaya çıkan hemen herkes aynı akıbetle karşılaşır... Çok azı elimizden kurtulur. Mutlaka bir köşeye sıkıştır ve ağzını burnunu dağıtırız. Bu düşmanca yaklaşım sadece devletten de kaynaklanmaz.

İş adamları, önce birbirlerinin sırtını sıvazlar, ancak içlerinden biri sınırları aşıp çok büyürse, onu da bıçaklamanın yolunu bulurlar.

İşte Türk iş dünyası böylesine büyük bir ormandır.

Küçük kalın, köşenizde yaşayın, fakirlikten şikayetle günlerinizi geçirin, size kimse dokunmaz. Yok, yaşadığınız şehrin, hele ülkenin sınırlarını aştığınız taktirde, sizi de hemen asarlar.

Cem Yılmaz’ın müzikal komedisi bir harikaydı...

Cem Yılmaz yıllar geçtikçe olgunlaşıyor. Farkını çok daha açık şekilde ortaya koyuyor.

BORUSAN’ın dahiyane bir fikirle, dört yıldır sürdürdüğü orkestra şefliği gösterisinde bu değişimi çok daha açık şekilde hissettim.

Hele şu sıralarda, komedi adı altında, ne kadar çok küfür edilirse, o kadar çok alkış ve gişe hasılatı yapıldığı bir dönemde, Cem’in performansı görülmeye değerdi. Ben böylesine bir müzikal komediyi başka bir yerde görmedim. Yıllar önce, Amerikalı komedyen Danny Kaye’in aynı tarzdaki bir filminin dışında hiçbir yerde rastlamadım.

Son derece düzeyli esprilerle sürdürülen bir orkestra şefliğini oynamak her babayiğidin harcı değildir. Hem koskoca bir Filarmoni Orkestrası’nı idare edeceksiniz, hem de binlerce kişinin dikkatini üzerinizde tutacaksınız.

Cem’in işi insanları güldürmek. Ancak, hem müzik, hem de güldürü apayrı ve çok zor bir iş. Hele İstanbul’un tüm elitinin, tüm beyaz Türklerinin bir araya geldiği böylesine prestijli bir sahneyi böylesine başarılı şekilde doldurmak, çok çok daha zordur.

Cem Yılmaz, salı günkü performansıyla kendi çıtasını yükseltti. Rakipleriyle arasını açtı. Farklı bir lige çıktı. Bu projeyi bulanları, Cem’i düşünenleri ve hepsinin başında bu alanda tartışmasız liderliğe oturan Ahmet Kocabıyık’ı tebrik etmek gerekir.