Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Deprem vuracak, bizler seyredeceğiz...

Çarşamba, 10 Mart 2010 - 05:00

Bu konunun en önemli isimlerinden biri sayılan Prof. Dr. Naci Görür (İstanbul Teknik Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği Öğretim Üyesi), 2007 yılında açıkça söylüyor. Elazığ bölgesinde bir deprem beklenmesi gerektiğini ve inşaatların buna göre yapılmasını, köylerin fayların geçtiği bölgelerden kaldırılmasını belirtiyor. Üstelik konuşması kitap halinde toplanıp herkese dağıtılıyor. Sonuç ne?

Koskocaman bir hiç...

Görür, her şeyi söylediklerini anlatıyor. “...Fayların nerelerden geçtiğini ve tehlikenin ne olduğunu çok açık şekilde biliyoruz. Ancak kimselere anlatamadık” diyor. Neden diye sorduğumda bana şu yanıtı verdi:

“...Bizim insanlarımızda kendini ve ailesini koruma kültürü yok. Boşver, bize bir şey olmaz, anlayışı hakim... Yöneticilerde de irade ve niyet yok...”

Çok doğru.

“Mış” gibi yapıyoruz. Önlem alıyormuş gibi davranıyoruz. Depremin ayak sesleri sadece Doğu bölgelerinde değil, bu ülkenin kalbini oluşturan İstanbul’un altından duyuluyor.

İstanbul’daki deprem tehlikesinin ne kadar büyük olduğunu herkes söylüyor. Kimine göre 5, kimine göre 50 yıl içinde yaşanacak olan bir depremin, yüzbinlerin üstünde hayat kaybına ve yüzmilyar dolarlık maddi zarara yol açacağı da açıkça biliniyor. Biliniyor da ne oluyor?

Kozmetik bazı rötuşların dışında hiçbir ciddi önlem alınmıyor. Laf çok... Yeni bürokrasiler kuruluyor, insanlar işe alınıyor... Ancak topluca bir kalkışma yok.

Belediye Başkanı Kadir Topbaş bile “Depremin ayak seslerini duyuyorum” diyor ve İstanbulluları suçluyor.

Nedeni de basit. “Canım 50 yıl sonra olacak bir deprem için o kadar para harcanır mı? O güne kadar kim öle kim kala...” mantığı ve boşvercilik ruhumuza işlemiş de ondan...

Yarın deprem olursa, yine hep birlikte ağlayacağız. Kafamızı taşlara vuracağız. Hatta kendi kendimize “O kadar da söylemişlerdi, ancak dinlemedik, önlem almadık” diyeceğiz.

Ancak iş işten geçmiş olacak.

Kendimizi hiç acındırmayalım. Meheldir bize.

Gül’ün hakkını yemeyelim...

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) KKTC’deki Rum mallarıyla ilgili aldığı karar hakkındaki dünkü yazımda “Bu zafer Mehmet Ali Talat’a aittir” demiş ve Cumhurbaşkanı’nın çabaları sayesinde bu komitenin kurulabildiğini yazmıştım. Ayrıca, Avrupa Konseyi’ndeki daimi delegemiz Daryal Batıbay’ın da hakkını unutmamamız gerektiğini yazıma eklemiştim.

Daryal Batıbay sadece çok başarılı bir diplomat değil, aynı zamanda benim çok eski bir dostum ve yakın arkadaşımdır. KKTC’de kurulan bu emlak komitesinin nereden nereye geldiğini anlattı ve “Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün emeklerini unutmamak gerekir” dedi.

Ardından, araştırdım ve gerçekten de, Gül’ün dışişleri bakanlığı döneminde bu konuda verdiği mücadeleyi gördüm. Bugün KKTC’nin önünü açan, hatta Kıbrıs müzakerelerinde Rum tarafını köşeye sıkıştıran bu kararın çıkmaması için müthiş bir kavga yaşanmış. Karşı çıkanlar da, sivil apoletlilerimiz. Yani Dışişleri Bakanlığı’nın o dönemlerdeki ağır topları. Gül ağırlığını koymasa, bugün Türkiye’yi büyük bir yükten kurtaran bu karar çıkamazmış. Kimselerin hakkını yemeyelim.

Eşcinselliği hastalık olarak gören, Kurtlar Vadisi izleyen bir kadın bakanımız var...

Göründüğü gibi çıkmayan bir yeni bakan daha var gündemimizde...

Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın, Hürriyet Gazetesi’nde Faruk Bildirici tarafından hazırlanan Puzzle Portreler’e yansıyan bazı görüşlerini okuyunca şaşırdım kaldım. Genelde, kamuoyuna naif ve hoş bir görüntü veren bir bakan olarak tanırdım.

Yaptığı söyleşide, hadi Kurtlar Vadisi’nin verdiği mesajları ilginç bulmasını bir yana bırakalım, eşcinseller hakkındaki görüşleri beni hayretler içinde bıraktı.

Sayın Bakan, eşcinselliği bir hastalık olarak görüyormuş. “Tedavi edilmesi gereken bir şey bence” diyor.

2010 yılında, Türkiye gibi bir ülkede bakan düzeyine çıkmış birinin bu kanıda olabilmesini ben kabul edemiyorum.

Eşcinselliğin ne olduğunu artık herkes biliyor. Üstünde o kadar kitap yazıldı, bilimsel araştırma yapıldı ve bunun bir gen sorunu olduğu o kadar yaygın bir bilgi ki, Sayın Bakan’ın internette basit bir araştırma yapması yeterdi.

Buna ne demeli?

Cehalet mi diyeceğiz, yoksa ne?

Sayın Bakan imajını fena yıktı...