Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

GS ligden kendi kararıyla çekilmeli

Cumartesi, 21 Kasım 2009 - 05:00

Yazıklar olsun. GS basketbol takımının tüm yöneticileri, sarı kırmızılı formaya ihanet ettiler. Cezalı bir sporcuyu, başka birinin formasıyla oynatma deliliğini yaptılar. İnanamıyorum. Nasıl olur da, fark edilmeyeceğini sanabilirler.

Hadi kendileri olabilir de, başkalarını da ahmak yerine koymalarını anlayabilmiş değilim.

Avrupa’da, Türkiye’yi çağrıştıran bir markadan söz ediyorum. Bu adamları oralara oturtanlara da binlerce defa yazıklar olsun. Peki, şimdi ne olacak?

Basketbol Federasyonu, GS’yi ligden ihraç kararı alabilir ve kimse de bir şey söyleyemez.

GS kulüp yönetimi bu kararı beklememeli. Koskoca bir camiayı böyle bir duruma düşürmemeli.

Bu kararı beklemeden, yönetim basket takımını ligden çekmeli ve kendi kendini cezalandırmalı. Federasyonun kararını beklemek, tüm GS’lilerin onurunu kıracaktır. Karşı karşıya kalınan manzara öylesine kırıcı ve aşağılayıcı ki, yönetim böylesine dramatik bir adım atarak, GS camiasının kırılan gururunu bir an olsan tamir edebilir. Yoksa, basket bölümünde bu suçu işleyenlere el çektirmek yetmez.

Siz olsanız uranyumu verir misiniz?

İran ile Batı dünyası arasında bir uranyumu zenginleştirme çekişmesidir gidiyor.

Önce, bunun ne anlama geldiğine bir bakalım. Çok duyuyoruz, ancak bazılarımız ne demek olduğunu bilmiyor. Eğer mükleer enerji sahibi olmak istiyorsanız, mutlaka uranyum almak ve sonra da bunu zenginleştirmek gerekiyor. Zenginleştirmek kolay bir şey değil. Özel bir teknik ve bilgi gerektiriyor. Uranyumu zenginleştirme sürecinde, cevheri isterseniz sivil amaçlı enerji için, isterseniz bomba yapmak için kullanabilirsiniz. İşin püf noktası da bu zaten. ABD, zenginleştirmeyi İran’ın değil de, Fransa gibi bir başka ülkenin yapması için bastırıyor. Türkiye de bu süreçte devreye giriyor. İran’a ait uranyumun emanetçisi, zenginleştirme noktasına kadar ara geçiş noktası olabileceğini söylüyor.

Hem ABD, hem de İran’ın güvendiği bir ülke olarak, bu kirizin çözümlenmesi için katkıda bulunabileceğini belirtiyor. Ancak gelin görün ki, İran bu formüle de pek yanaşmıyor. “Ben uranyumumu kimseye emanet etmem” diyor.

Doğrusu, pek haksız da değil...

Siz olsanız, böylesine değerli bir malınızı, ne kadar güvenirseniz güvenin, Türkiye’de depolar mısınız? Yarın bir hükümet değişse ne olacak? Veya çevreciler olsun, farklı düşünen AKP karşıtları olsun, Danıştay’a bir dava açsalar, İran’ın uranyumuna el bile konulabilir!

Şaka bir yana, Türkiye’nin böylesine çetrefilli bir göreve soyunmasına da gerek yok. Böylesine karmaşık bir konuda, böylesine kaygan bir zemine veya bataklığa girmek, boşu boşuna başımıza dert getirir. İran, ABD’ye kızar bir tutum alır veya Washington başka bir nedenle Tahran’a ders vermeye kalkar ve arada Ankara harcanır. İyisi mi, başkasının malına emanetçilik yapmaktan vazgeçelim.

Türkiye mecbur kaldı

Bir gürültüdür gidiyor. Efendim, Avrupa sırf Abdullah Öcalan’ı kollamak için bastırmış ve Türkiye de bu baskılara dayanamayıp, İmralı’ya 5 mahkum daha yollamak zorunda kalmış.

Hayır, Avrupa bastırmadı.

Öcalan’ın İmralı’da nasıl yaşadığı Avrupa’nın umurunda dahi değil.

Türkiye, imzaladığı uluslararası bir anlaşmaya uymadığının farkına vardı ve yıllardır ihmal ettiği bir zorunluluğu yerine getirdi.

Bir mahkumu kimseyle görüşmeden 10 yıl süreyle tecritte tutmak, İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırı kabul ediliyor. Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi bu uygulamayı “işkence suçu” diye niteliyor.

İşte Türkiye’nin yaptığı da bu konuda imzaladığı anlaşmaya uymak. İktidarı “Öcalan’a şirin görünme çabasıyla” suçlamak yerine “Daha önce neden düşünmediniz de, Türkiye’yi Avrupa Konseyi’nde suçlu duruma düşürdünüz” diye eleştirmek gerekirdi.

‘1989 Küresel Olayları’ sergisi

İstanbul Harbiye’de bulunan Notre Dame De Sion Lisesi bugünlerde çok önemli bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, izleyicileri bundan 20 yıl öncesine 1989 yılına götürüyor. Aynı yıla denk gelen pek çok siyasi olay, Sipa Press’in foto-muhabirlerinin objektifine yansıyan karelerle bu sergide yer alıyor. Sovyet tanklarının Afganistan’dan çekilmesi, kimi Güney Amerika diktatörlüklerinin sona ermesi, Berlin duvarının yıkılması gibi dünyanın eksenini değiştiren gelişmeler fotoğraf kareleriyle bu sergide ölümsüzleşmiş. 26 Kasım’a kadar sürecek serginin küratörlüğünü Sipa Press’ten Ferit Düzyol ve Notre Dame De Sion’dan Samira Benameur üstlenmiş.

Ortaylı’nın Osmanlıları

Son zamanlarda Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın “Osmanlı” kitaplarına takıldım. Hepimiz tarihimizi “Falanca yılda gitti, savaştı, aldı, kaybetti” diye tarih ve yer ezberleyerek okuduk. “Osmanlı kimdir, nasıl yaşar, ne yer?” kısaca “insanı” tanıyamadık. Bilenlerimiz yabancı dilde bunları bol bol okudu. Prof. Ortaylı, yaptığı yorumları, yazıları, konferansları kitaplarında toplamış. “Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek” ve “Son İmparatorluk Osmanlı”yı okudum. İkisini de şiddetle tavsiye ederim. Osmanlılarla ilgili mutfaktan tutun İstanbul mezarlıklarına kadar çok hoş bir yelpaze ile karşılaşacak, tarih hocalarımızın (herhalde artık rahmetli oldular) bu kadar ilginç olan tarihi nasıl bu kadar sıkıcı yaptıklarına bir kez daha hayret edeceksiniz. İlber Bey’e candan teşekkürler...

‘Anka Kuşu, Erdal İnönü Anlatıyor’

Can Dündar, Erdal İnönü’nün vefatından önce uzun soluklu röportajlar yaptı. İlk kez bir Sevgililer Günü’nde buluştular. Ardından her çarşamba günü buluşup bu söyleşiye devam ettiler. Kayıt cihazının yanında bir de kamera sürekli kayıttaydı. Bu kitaptan sonra bir Erdal İnönü belgeseli gelebilir... Kitabın giriş yazısını Sevinç İnönü yazdı. Kitapta İnönü Ailesi’ne ait çok özel fotoğraflar var. Kitapta Varlık Vergisi, 12 Mart, 12 Eylül, Deniz Gezmiş, İsmail Cem ve Turgut Özal’a dair çok özel anılar var. Erdal İnönü, Kürt sorunu hakkında konuşuyor:

Herkes ana dilini konuşmakta serbest olmalı. Ama devletin resmi dilini de herkes öğrenmek ve konuşmak zorunda.” (İmge Kitabevi, 0312 419 46 10)

 İşte böyle AKP’liler bizi korkutuyor...

Gazetelerde okudum. Tekirdağ’ın düşman işgalinden kurtuluşunun 87’nci yıldönümünde, CHP’li belediye Başkanı Adem Dalgıç’ın verdiği resepsiyonda içki servisi yapıldığından dolayı, AKP’li belediye meclis üyelerinden bazıları protesto edip salondan ayrılmışlar.

Allah aşkına şu gerekçeye bakın:

“...Şehitlerimiz bizim burada rahat yaşamamız için canlarını seve seve vermişken, resepsiyonda içki verilmesi beni yaralamıştır... İçki verilen resepsiyonlarda bulunmayacağım...”

Anma törenleri ağlamak, üzülmek için değildir. Böyle resepsiyonlarda da içki servisi doğaldır. AKP’liler içki içmek istemezlerse, kendi bilecekleri iştir. Ancak, tipik bir mahalle baskısı yaratıp, resepsiyonlarda içki içilmemesi için bu tip gösterilerde bulunmak, bu ülkenin önemli bir kesimini korkutuyor. Bugün o resepsiyonu protesto eden kafalar yarın günlük yaşamımızı kendilerine göre düzenlemeye kalkarlarsa ne olacak? İşte bizleri böyleleri korkutuyor.

AKP’li kadınlar doğrusunu yaptı...

Siyaset dünyasında ne yazık ki, kim çıngar çıkarır veya etrafa hakaret eder veya insanları şaşırtacak, olağanın dışında bir şeyler yaparsa, hemen TV’lere çıkarır, manşetlere taşırız. Şirretlik etmeden, normal işini yapanlar ise kendilerini pek gösteremezler.

En son örneği AK Parti Kadın Kolları Başkanı Fatma Şahin’in silah ruhsatı ile ilgili olarak hazırladığı rapor. Sokakların Teksas’a döndüğünü belirten Şahin, TBMM Silah Yasası Tasarısı’nın görüşüleceği komisyona önerilerde bulunmuş. Silah ruhsatı yaşının 25 olması, silah için eş izni, açık veya gizli silah reklamının yasaklanması gibi bir dizi önlem istemiş.

Fatma Şahin gerçek işiyle uğraştığı, etrafı yıkıp dökmediği için kimse tarafından manşetlere taşınmadı. Oysa, asıl doğrusunu yapan kişiydi...