Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Hangi Türkiye korkutuyor?

Cumartesi, 12 Haziran 2010 - 05:00

Korkularınız nedir? En çok neden korkarsınız? Koskoca Ertuğrul Özkök, önceki gün Saba Tümer’e tv ekranında işsiz kalmaktan korktuğunu anlatıyordu! Global kriz tüm dünyayı sallıyor. Herkesin işini kaybettiğinde yaşayacağı bir ‘yoksulluk’ ve ‘yoksunluk’ var! Çok da farketmediğimiz, hatta neredeyse kanıksayıp normalleştirdiğimiz yoksulluk, Mevlüt Macit ve ailesinin yaşadığı.

Mevlüt Macit, Kurbağalıdere’nin, ki diğer adı ‘bokludere’dir, sularına karışıp boktan nedenlerle hayatını kaybettiğinden beri bizi bütçe hesaplarına boğdu! Mevlüt Macit’in eşi ve 14, 17, 18 yaşlarında üç çocuğu var, beş kişilik bir aile. Mevlüt Macit bulduğu her işte çalışmış, her işe girmiş çıkmış. Kendi işe soyunmuş, batmış. Belediyenin taşeron temizlik şirketine de güvenli iş diye girmiş. Ayda 800 TL alıyor. 100 TL’ye oturdukları tek göz gecekondudan 400 TL’lik eve de bu işten aldığı paraya güvenip geçmiş. Şaka gibi. Kalan 400 TL gıdaya mı, su elektrik gibi faturalara mı, kime neye yetecek? Anne kırklarında ama yüz yaşında gösteriyor. Beş kişilik bir aile İstanbul koşullarında 800 TL’ye geçinemez, bunlar nasıl geçiniyordu? Mevlüt Macit, kendisine yap denilene itiraz edemediği için öldü, itiraz ederse işten atılırım diye korkuyordu. Geçinemediği o parayı bile alamamaktan korkuyordu.

Ya İran olursak?

Türkiye’nin birinci sorunu budur! Ya ikincisi?
Bütün o iç ve dış politikalar. Ergenekon’lar, İran’lar filan var ya, onlar. İran Dışişleri Bakanı İrlanda’daydı. Orada yaşayan İranlı sığınmacılar kendisini protesto etti. “Bu adam katildir, İran yönetimi despottur, ben bunlara karşıyım” diye bağırıyordu bir protestocu. Ötekiler arabasına yumurta attı, tekmeledi, kendilerini paraladı. Bir gün onlar gibi olmaktan korkuyorum ben de. İran’a dönmüş bir Türkiye’den kaçmak zorunda kalıp başka ülkelerde sığınmacı olarak yaşamak ve gelen hükümet temsilcilerine yumurta atarak öfkemi çıkarmaktan. Batı tipi demokrasiden uzaklaşıp Ortadoğu totaliterliğine öykünmüş, adaletin işlemediği, devlet yönetiminin baskıyla her dediğini yaptırdığı, sesini çıkaranın içeri atılıp yıllarca tutuklu yargılandığı bir Türkiye’den korkuyorum.
Yoksa, neredeyse buna yakın mı?

İstanbul Lang Lang'le Haliç kıyısında buluştu

Sütlüce, Haliç’in kıyısındaki eski mezhabanın yeri. Yol boyu hâlâ uykuluk ve et satan küçük lokantalardan yükselen ızgara kokuları semtin geçmişini hatırlatıyor. Tersaneyle oto tamircileri arasındaki daracık sokaklarda alışılmadık bir araç trafiği, Haliç Kongre Merkezi’ne, dünyanın en etkileyici 100 insanı arasına piyanosuyla klasik müzik çalarak girme başarısını göstermiş genç Çinli’yi görmeye gidiyor, Lang Lang kalabalığı bu! Borusan Filarmoni Orkestrası’nın çaldığı ilk bölüm bitse de Lang Lang biran önce çıksa diye bekliyor, herkes. Bölüm aralarında alkışladıklarına göre pek klasik müzik seyircisi bile değiller! Pekin Olimpiyatları’nın açılışında da çalan ve ülkesindeki 40 milyon gence idol olarak piyano öğrenmesinde rol oynayan Lang Lang, nihayet aradan sonra sahneye çıkıp piyanonun başına geçiyor. İyi de Lang Lang’in çalmaya başlaması için bir 15 dakika daha geçiyor! Ve parmaklarının tuşlara değdiği an, nefesler tutuluyor. Artık gaza mı geldik, yoksa gerçekten müthiş mi, koca salonda sadece müzik ve neredeyse dinleyicilerin kalp çarpıntıları duyuluyor! Sonra müthiş bir alkış patlaması ve Lang Lang, ortalığın alkıştan yıkılmasına dayanamayıp iki kez bis yapıyor da buraya gelmek ve sonra otoparktan çıkmak için çektiğimiz sıkıntıya değiyor! Daha bir ay önce İKSV’nin Sinema festivalinde en beğendiğim film “Mao’nun Son Dansçısı”nda yine Çin’in bir küçük köyünden çıkıp dans dünyasını sarsmış bir Çinli baletin hayat hikayesini izlemiştik. İşte şimdi rüya gibi bir kariyeri olan Lang Lang’i canlı olarak izliyoruz. Çin, imkansızları başarıyor. Klasik müzik ve bale gibi iki elit işi sanattan dünyayı sarsan, gençlerin örnek aldığı yıldızlar çıkarıyor. Ve biz İstanbul, Avrupa Kültür Başkenti’nde rüya gibi Haliç manzarası önünde, görkemli bir salon yapmayı beceriyoruz, ama girişini, çıkışını, yolu yapmayı beceremiyoruz!