Haydi sandığa

Pazar, 16 Nisan 2017 - 05:00

Adam koltuğa oturup berbere sormuş “Saçım ak mı, kara mı?” diye. Berber de “Önüne düşünce görürsün” demiş ya, aynen o durum. İki aydır liderlerin, altlarının, daha altlarının taraftar bulmak için konuşmalarını dinledik durduk.

Onlar da, bizler de yorulduk. Şimdi berberin koltuğundayız. Sandıklar kapanıp, sayım bittikten sonra ak mı, kara mı, daha doğrusu, ak mı, kahverengi mi göreceğiz. Ya bugünkü gibi devam edecek ya da yeni bir sisteme geçeceğiz.

Memleketimiz için hangisi iyiyse ona karar verirsiniz inşallah. Ama biliyorsunuz önce sandığa gideceksiniz. Mührü seçtiğiniz tarafa basacaksınız. Evet, sandığa gidin. Kendiniz için. Çocuklarınız, torunlarınız için ve tabii ülkeniz için. Bugüne kadar söylenenleri bırakın. Vicdanınızın sesini dinleyin. O bir oyunuz var ya, bugün çok önemli, çok değerli çünkü o bir oy birden büyük. Özellikle de sizin oylarınız gençler.

Hiçbir şey oy vermeye engel değil. Evde oturup kaderine razı olma.

Sakın, sakın ha “Benim bir oyumdan ne olacak?” deme. +1 oy yeter.

HÜZZAM MAKAMINDA BİR AŞK HİKAYESİ

Bugün aylardır yaşadığımız gerginliğin şimdilik son günü. Tercihinizi yaptınız ya da yapacaksınız tabii. Hadi şimdi gelin size, bir aşk hikayesinden söz edeyim. Kafanız dağılsın.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ, İstanbul’un şahitlik ettiği ‘100 sevdayı’ bir kitapta bir araya getirmiş. Bizans’tan Osmanlı’ya, Cumhuriyet’ten günümüze uzanan dönemi ‘aşk’ ile anlatıyor. Kitap bende yok. İnternetten okudum ve içinden herkesin tanıdığı iki sanatçı, bugün adına ödüller verilen ilk Türk ve Müslüman kadın tiyatrocu Afife Jale ile büyük bestekar Selahattin Pınar’ın aşkını size de aktarmak istedim.



Onları aynı paydada birleştiren geçmişleri. İki sanatkâr da ailelerinden koparak, sanatlarını icra etmek ister ve bu uğurda türlü acılar yaşar. Selahattin Pınar, çektiği acılardan besteler yontar, Afife Jale ise kederden kaçmak için, kendini uyuşturucunun zalim kollarına bırakır. İkisi de 1902’de doğar. Osmanlı’da Müslüman kadınların sahnede yer alması yasaktır. Afife Jale, 1918’de sadece ‘Jale’ adıyla Darülbedayi’ye (Bugünün şehir tiyatroları) başvurur ve kabul edilir. Ailesi tepki gösterince evini terk eder. 1919’da sahneye çıkar. Ama ortalık karışır. Gelen tepkiler üzerine Darülbedayi onu kadrosundan çıkarır. Afife Jale öyle sarsılır ki, uyuşturucu kullanmaya başlar. 1923’ten sonra Atatürk, kadınlar için sahne yasağını kaldırınca, Afife Jale kendisi için güzel günlerin geleceğini düşünür ama uyuşturucu yakasını bırakmaz. Sağlığı kötüleşir, sahnede ayakta duramaz hale gelince tiyatroya veda eder.

Bu zor günlerinden birinde meşhur Kuşdili çayırında Hafız Burhan’ın konserine gider. Burhan’ın arkasında temiz giyimli, kibar, naif Türk müziğinin aristokratı Selahattin Pınar tanbur çalmaktadır. Bu konser onlar için bir milat olur. Tanışırlar ve kısa bir süre sonra da evlenirler. Birlikte güzel günleri olur.

“Nereden sevdim o zalim kadını”

Fakat mutlulukları çok kısa sürer. Afife Jale odasına kapanıp saatlerce oradan çıkmamaya başlar. Şüphelenen eşi de onu gözetlemeye... Ve acı gerçeği öğrenir. Afife Jale morfin kullanmaktadır. Onu bu illetten kurtarmak için çok uğraşır ama başaramaz. Afife Jale, eşinin de kendisi gibi bataklığa saplanmasını istemediği için ona “Ne olur beni bırak, terk et” diye yalvarır.

Selahattin Pınar, uzun süre belki döndürürüm diye direnir ama çaresi kalmayınca, 1935 yılında severek ayrılırlar. Bu ayrılık acısını bestelerinde işler. “Nereden sevdim o zalim kadını”, “Huysuz ve tatlı kadın” gibi. Afife Jale, boşandıktan sonra sefalete düşer. Parklarda yatar, aşevlerinde doyurur karnını.

Nihayet son günlerini Bakırköy Akıl Hastanesi’nde geçirir ve 1941’de, 39 yaşında hayata veda eder. Selahattin Pınar ise, mutluluğu başka aşklarda arar ama bulamaz ve o da 1960’ta kalp krizinden ölür.

İşte onun için, başlık da “Hüzzam makamında bir aşk hikayesi”.

NEREDEN NEREYE

Tünel’de bir işim vardı. En kısa yol, vapurdan inip giderim diye düşündüm ve öyle de yaptım. İkisi de ihtiyar kartı ile bedava. Geçtim turnikeden ama bir başka yerdeydim. Şaşırdım. Muhteşem bir hale gelmişti Karaköy tünel girişi. Her yer pırıl pırıl, ışıl ışıl. Aydınlatılan tünelin içini bile görüyorsunuz. Gençlik yıllarımdan beri binmemiştim. O günlerdeki halini gözümün önüne getirdim, bir de bugünkü haline baktım.




Eskiden ahşap vagonlar giderken dağılı verecek zannederdiniz. Bugün ise metro vagonları var. Sağa sola sallanmadan sessizce tırmanıyorsunuz Tünel’e. Londra’dan sonra, dünyanın ikinci metrosu olan ve 1875’de açılan bu füniküler hattı kim bugünkü haline getirdiyse tuttuğu altın olsun. Başka diyecek sözüm yok.