Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Hem 'Kollayın' diyoruz, sonra da kızıyoruz...

Salı, 24 Kasım 2009 - 05:00

Benim en sevdiğim kitaplarımdan biri “Emret Komutanım” idi. Bir Türk subayının hangi kesimden geldiğinin, daha da önemlisi nasıl eğitildiğinin ve muvazzaflık döneminden sonra emekliliğinde nasıl farklı bir dünya ile karşılaştığının anlatıldığı bu kitap için aylarca okullarda, kışlalarda inceleme yapmış, söyleşilerle subay adayları ve komutanların görüşlerini almıştım.

TSK ilk defa, içini bir sivile açıyordu.

Karşımdaki kurumun disiplini, eğitimdeki kalite ve genç subayların her birinin samimiyeti beni çok etkilemişti.

Nitekim, içlerinden bazıları sonradan çok yakın arkadaşım oldu. “Emret Komutanım” bir yerde, askerin kendi kendini anlattığı, içini döktüğü bir kitaptı.

Beni en çok düşündüren yanı ise, liseden başlayarak tüm eğitim sürecinde, o genç komutan adaylarına yüklenen sorumluluktu.

Subaylarımıza inanılmaz bir “ülkeyi kollama ve koruma” bilinci yerleştiriliyor. Ancak bunu “darbe yapma bilinci” olarak almamak gerekir. Subay hiçbir zaman darbeci yetiştirilmiyor. Ona yüklenen vatan sevgisi ve vatanı koruma bilinci, müdahaleleri getiriyor.

Bu eğitimde iki yöntem izleniyor.

Biri, kitaplar aracılığı ile, ancak bence en etkili olanı, komutanların sürekli olarak yaptıkları konuşmalarla veriliyor.

Her an bölünecek bir Türkiye görünümü

Eğitim sürecinde uzun uzun, Türkiye her an bölünebilecek bir ülke olarak gösteriliyor. Bölünme tehlikesi öylesine ağırlıklı bir yer tutuyor ki, dönem sonunda her subayın kafasında, dokunulsa darmadağın olacak bir Türkiye resmi oluşuyor.

Peki, bu ülkeyi kim bölecek?

Yanıt, “İç ve dış düşmanlar”.

Bu durumdan kurtulmanın ise, tek yolu gösteriliyor: Atatürk ilkelerine bağlılık.

Bu eğitim şekli, 1950-60’lardan itibaren NATO kaynaklı yöntemlerin uygulanmasıyla derinleştirildi. Soğuk Savaş döneminde, komünizme karşı mücadelenin temelini bu eğitim dili oluşturuyordu.

1950-70 yıllarında komutana yüklenen görev, Türkiye’yi komünizme ve irticaya karşı korumaktı. 1980’den itibaren komünizm kalktı, yerine bir de bölünme tehlikesi (yani Kürtçülük) eklendi. Ancak, temel mesajlar değişmedi.

Dikkatleri çeken nokta, subay adaylarına yüklenen bu “komünizm-irtica-bölünme” tehlikesi korkusunun, sivil eğitimde olmamasıdır. Sivil eğitimde, çok daha dengeli bir Türkiye resmi çiziliyor. Böylesine karanlık bir manzara sergilenmiyor. Dolayısıyla, asker ve sivil arasında (yani genç bir subay ile hayata atılan bir üniversite mezunu genç arasında) ülkeye bakış açısından büyük bir fark yaratılıyor.

Askeri lise ve akademiyi bitirmiş olan komutana verilen mesaj hep aynı:

Türkiye büyük bir karmaşa içindedir. İrticacılar ve bölücüler, iç ve dış güçlerle işbirliği yapmaktadırlar. Bu gidişi durduracak tek güç, anayasadan yetki alan ve koruma kollama görevini yerine getirmesi gereken TSK’dır. Bu ülkeyi Atatürk kurmuş ve koruyup kollanmasını da sana (subay) emanet etmiştir.

Sen bu ülkeyi kurtarmakla sorumlusun

Bu eğitimle yetişen subayımız, kışlaya adım attığı andan itibaren, kendini sivillerden daha donanımlı, daha üstün, vatanını daha çok seven ve daha namuslu görüyor. Atatürk kavramı içine öylesine yerleştiriliyor ki, ona toz kondurmuyor. Hele siyasetçilere hiçbir şekilde güvenmiyor. Onları, tek bir oy uğruna, kişisel çıkar sağlamak için Atatürk ilkelerini görmezden gelebilecek, vatanı da bir asker kadar sevemeyecek bir kesim olarak görüyor.

Bu sistemle yetişen askerimiz, 86 yıllık cumhuriyetimizin “koruyucu ve kollayıcısı” olarak yönetime iki defa (27 Mayıs 1960- 12 Eylül 1980’de) direkt olarak el koydu, üç defa da (12 Mart 1970- 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2007) dolaylı şekilde müdahale etti. Özetle, kendine verilen görevi yerine getirdi.

Bugün ise, giderek artan biçimde tepki gösteriyor. “Sen kendi işinle uğraş. Askerliğini yap. Siyasi iktidara karışma” diyoruz.

Ortada apaçık bir çelişki var.

Ya askerimizin eğitimine ince ayar yapalım, koruma ve kollamadan neyi kastettiğimizi net şekilde ortaya koyalım, sınırları çizelim veya şikayet etmeyelim.

Bölünmek ne demektir?

Bunun sınırı nedir?

Demokrasi-insan hakları nerede biter ve bölücülük nerede başlar?

İrtica nedir?

Sınırları nelerdir?

Artık, işin temeline inme zamanı gelmedi mi?