Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Komutan, bizim için en büyük tabuydu...

Çarşamba, 06 Ocak 2010 - 05:00

1986’da EMRET KOMUTANIM adlı kitabımı yazarken, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hemen her kesimiyle konuşmuş, Komutan’ın liseden başlayıp emekliliğe kadar giden yolunu onunla birlikte yürümüştüm. Teğmenliğinden Genelkurmay Başkanlığı’na kadarki süreçte, nasıl bir eğitim aldığını, nasıl yaşadığını, evlendiğini, eşiyle birlikte nasıl terfi ettiğini, ne yiyip ne içtiğini incelemiştim. İnançlarını, hayal kırıklıklarını, Atatürk’e ve ilkelerine adeta kendini feda edercesine bağlılığını görmüştüm.

En çok dikkatimi çeken ve ileride büyük sorun yaratacağını hissettiğim nokta, Komutan’ın dünyası ile biz sivillerin dünyası arasındaki büyük uçurumdu. Komutan ile biz siviller, sanki iki ayrı gezengendeydik. Biz dünyada, onlar ise bambaşka bir yerde yaşıyorlardı. Onları böylesine farklı olmaya bizler zorladık. Eğer bugün dünyalarımız çatışıyorsa, bunun sorumluluğu hepimize aittir.

Komutan’ı yere göğe koymazdık

Komutan’a teğmenliğinden generalliğine kadarki sürede (hâlâ da farklı değil) şöyle bir eğitim verilir:

* Bu ülkeyi Atamız kurmuş ve bize emanet etmiştir. Vatanımızı iç ve dış düşmanlara karşı sizler koruyacaksınız.

* Atatürk ilkeleri (bağımsızlık-laiklik-bölünmezlik) ne pahasına olursa olsun ayakta tutulacaktır.

* Sizler, şövalye ruhlu, namuslu, vatanı için canını vermeye hazır, disiplinli, kendini Atasına adamış birer kahramansınız.

Komutan böyle yetişir. Genelde, sivile güvenmez, sivillerin dünyasını da pek paylaşmaz. Hele politikacılara hiç güvenmez. Onları ciddiyetsiz, vatanından çok kendini düşünen kesim olarak görür. Demokrasiyi de, Atatürk ilkelerinin sınırları içindeki bölümüyle benimser. Sınırlar aşıldı mı, müdahaleyi kendine bir hak olarak görür. Bu eğitim şekli ve bu anlayış 1950’lerden (NATO’ya girişimizden) bugünlere kadar, hem de giderek artan biçimde süre gelmiştir. Sivil ile asker arasındaki bu yaşam ve düşünce farkı, yıllar geçtikçe artmıştır. Ne asker sivili anlamaya çalışmış, ne de sivil askerin dünyasına girmeye çabalamıştır.

Askerin statüsü giderek güçlendi

Komutan’ın konumu, 1950’lerden itibaren, özellikle soğuk savaş döneminde, hem içerideki devletçi laik kesim (egemen kesim), hem de dışarıdaki (Amerika ve Avrupa) güçler tarafından ısrarla yoğunlaştırıldı. Etkinliği giderek arttırıldı.

Demokrasimizin bir türlü rayına oturtulamadığı bu yıllarda, Komutan eller üstünde taşındı. Komünizme karşı bir sigorta olarak görüldü. Siyasete her müdahalesi “demokrasiye ince ayar” diye alkışlandı. Halkın seçtiği temsilciler ise, sürekli biçimde “hırsız, egoist, çıkarcı” diye eleştirildi.

1960-2007 arasında, Türkiye’yi yöneten, laik-biraz demokrat devlet ideolojisini ve sistemini korumak isteyen “egemen güçler” için Komutan, sistemin devamının güvencesiydi.

Egemen güçlerin kamuoyuna verdiği asker imajı çok netti:

* Toplum olarak asker sayesinde varlığımızı sürdürebiliyorduk. Polis-MİT başta olmak üzere tüm güvenlik ve istihbarat kurumları askerin denetimindeydi. Türkiye askerden sorulurdu.

* Asker gerektiğinde hem politik hayata, hem de günlük yaşamın her alanına müdahale edebilirdi. Hatta müdahale etmeliydi.

* Asker, önce komünizme karşı bizi korudu. Sonra, dinci ve siyasi İslam’a inanan, hatta biraz fazla dindarların bu ülkenin yönetimini ele geçirmesine karşı çıkmalıydı. Öteki Türkiye egemenleşmemeli, para el değiştirmemeliydi.

İşte Komutan bizim için böylesine önemliydi.

Onu tabulaştırmıştık. Protokolün ön sıralarına çıkardık. Çankaya’yı emekli Komutanlara tahsis ettik. Atatürk’ün evinde başka biri oturamazdı. Genelkurmay Başkanı’nın Savunma Bakanı’na bağlanmasını kabul edemedik ve onu direkt Başbakan’a bağladık.

Ne Başbakan, ne bakanlar, ne Meclis Başkanı, kimse Komutan’a ters bakamaz, Komutan’ı kızdıramazdı. Kızdırdıkları taktirde, ağızlarının payını alırlar, medya Komutanları alkışlar, laik kamuoyu da siyasetçileri sert şekilde eleştirirdi. Komutan hepimizin gözünde son derece namuslu, vatanı için herhangi bir sivil kişiden çok daha büyük özveride bulunan kişiydi.

Egemen güçler olarak askere, seçtiğimiz siyasi temsilcilerimizi denetleme hakkı verdik ve bir nevi dokunulmazlık zırhıyla da Komutan’ı korumaya aldık.

Ancak, bunlar olurken bir şeyler değişiyordu

Bu “Komutan’ı” bizler yarattık. Ancak doğrusunu söylemek gerekirse, onlar da bu rolü sevdiler, benimsediler ve etkinliklerini genişlettiler. Kendilerini iyi eğittiler, disiplinlerinden hiçbir şey kaybetmediler. En önemlisi, ülkeyi bizzat yönetme hırsına girmediler. Her müdahaleyi sınırlı tutup, geri plana çekilmeyi bildiler. Sorumluluk almadan sivil hükümetleri denetlemeyi tercih ettiler. Ancak bütün bunlar olurken, Türkiye’nin değişmeye başladığını fark edemediler. Bir gün, bir olay oldu, hepimiz şaşırdık. O gün ne yaşandı? Sonra ne oldu? Yarın devam etmek üzere...