Yazgülü Aldoğan

//icdn.posta.com.tr/images/{aspect}/2017/01/17/8170720.png

Medyayla işbirliğinin anlamı ne?

Salı, 23 Şubat 2010 - 05:00

Yeni bir haftaya yargı gerginliğini atlatmış ve biraz olsun rahatlamış olarak girmeyi ümit ederken bu kez ordu gerginliği patladı! Pazartesi günü daha önce ifade vermiş ve serbest bırakılmış pek çok eski komutanın evi arandı ve gözaltına alındılar. Nur topu gibi kucağımızda bulduğumuz yeni gerginliğimiz yine aynı süreçten geçerek doğdu: Eski tarihli darbe planlarının belgeleri önce Taraf Gazetesi’nde yayınlandı. Ardından belgeler Ergenekon savcılarına teslim edildi. Genelkurmay Başkanı Başbuğ, iddiaları “lanetliyorum” diye yalanladı. Aradan bir süre geçti, emekli komutanların evlerinin arandığı bilgisi önce A.A.’da haber oldu. Tıpkı daha önceki aramalarda olduğu gibi olay gerçekleşmeden yayınlayan TRT’nin haberi bir süre sonra gerçek oldu. Hukuki süreç başladığına göre neyin ne olduğu belli olacak diye beklemekten başka yapılacak bir şey yok. Ancak, ortada bu kadar vahim iddialar ve bunların delilleri, kanıtları varsa bunlar niçin önce Taraf Gazetesi’ne götürülüp orada yayınlanıyor ve orada yayınlandıktan sonra savcıların eline geçiyor? Bu iddiaların ciddi ve gerçek olduğunu kabul edelim. Bu bilgilerin polis, MİT kaynaklı olması gerekir. Bu bilgiler niçin bilindiği andan itibaren eyleme geçilmiyor da önce uzunca bir süre, bu olayda 3 yıl kadar, bekleniyor, sonra belli bir yayın organına sızdırılıyor, orada kamuoyuna mal edildikten sonra savcılar harekete geçiyor. Neden? Yok eğer bu bilgiler iddia edildiği üzere ordunun içinden sızdırılıyor ve polis ya da MİT’in hiçbir şekilde haberi yoksa bu köstebek neden bu kadar beklemiş, neden doğrudan savcıya gitmiyor? Ve polis ya da MİT bu kadar önemli girişimlerden niye haberdar değil? Ve son bir soru; Savcılık arama yapacağı bilgisini niçin AA’ya yapmadan önce bildiriyor? Haa, bu arada farkında mısınız, PKK’dan hiç eylem yok. Ne mayın, ne baskın. Dağ karakollarında erlere saldırıdan çok daha fazlası yapılıyor nasıl olsa, kimin aklına gelirdi bir tek operasyonda ordu komutanından muvazzaf subayına 50’ye yakın gözaltı!

Bal’ın başarısına çok sevindim

Dünyanın önemli sinema festivallerinden biri olan Berlin’de bir Türk filmi, Bal, en iyi film ödülünü, Altın Ayı’yı aldı. Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf üçlemesinin üçüncü filmi Bal. İlki Yumurta da SİYAD, Sinema Yazarları Derneği’nin ödüllerine boğulmuştu. İkincisi Süt de eleştirmenlerin olumlu kritikleriyle karşılaştı. Bal’ı daha görmedik, çağrıldığı festivale ancak yetiştirilmiş. Başta Semih Kaplanoğlu’nu, filme emeği geçen herkesi sevgiyle kucaklıyor, kutluyorum! Filmde Rize Çamlıhemşin’in doğal güzelliklerinin baraja kurban edilmemesi gibi bir fikrin işlendiği söyleniyor, bundan ötürü de yönetmene teşekkür borçlu olduğumuzu, sinema aracılığıyla belki bu katliamın durdurulabileceğini düşünüyorum. Ama bundan önce seyrettiğim Yumurta ve Süt’ü düşündüğüm, hele Atilla Dorsay’ın “Bal, Süt’ten daha çetin ceviz” notunu okuduğumdan beri filmi seyredip seyretmemek konusunda kararsızım! Yumurta’yı bitirebildim ama Süt’te yarım bırakmamak için çok zorlandım. Küçük bir kasabada yaşanan ruh sıkıntısını başarılı bir biçimde yansıtıp iki saat boyunca seyirciyi sıkıntıdan çatlatan bir filmi sinema sevgime rağmen sanat adına izleyemiyorum. Nitekim Süt, sadece altı bin kişilik bir seyirciye ulaşmış. Yönetmeninki saygı duyduğum bir tercih, eminim Bal, başka bir çok festivalde başka ödüller de alacak ve milli gururumuzu okşayacak. O da seyirciyle değil, bununla mutlu olacak.