Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

'Mustafa' demokrasi testine dönüştü...

Perşembe, 21 Ocak 2010 - 05:00

Can Dündar, bu ülkenin en önemli fay hatlarından birine dokundu. Hep böyledir, kim ilk adımı atar ve kimsenin dokunmaya cesaret edemediği bir konuya değinirse, bedelini öder. Benim de birkaç defa başımdan geçtiğinden dolayı gayet iyi bilirim. Bir yandan, yaptığınız işten eminsinizdir. Hiçbir kötü niyetiniz yoktur. ,

Bir olaya farklı bir açıdan bakmaktan başka hedefiniz olmamasına rağmen, birden bire üstünüze yürürler ve linç kampanyası başlar. Kendinizi yapayalnız bulursunuz.

İlk başlarda size cesaret verenler de, kampanya uzarsa, yavaş yavaş uzaklaşmaya başlarlar.

Can Dündar’ın neler hissettiğini çok iyi anlıyor ve hissediyorum. MUSTAFA filmini yaptı ve ayakta alkışlanması gerekirken, nerdeyse hapse girecek. Peşini bırakmıyorlar.

Can Dündar, demokrasiyle yönetilen ve insanlarının demokrat olduğu söylenen bir ülkede çok doğal karşılanması gereken bir iş yaptı. Atatürk’e farklı bir açıdan baktı. İnsan yönünü araştırdı ve filmine aktardı. Üstelik, belgelere dayanarak bir film gerçekleştirdi. Ama ne oldu?

İnsancıl bir hikaye, garip şekilde Atatürk’e hakaret edildiği suçlamasına kadar götürüldü. Atatürk konusunda en güzel eserlere imza atmış olan Dündar cadı kazanlarına atıldı. İleride, ülkenin demokratik tarihini yazanlar, MUSTAFA’yı belki de çok basit, hatta yetersiz bulacaklar ve Atatürk’ten başka türlü söz edecekler. Ancak bugün Can Dündar’a yönelik işkence sürüyor.. Yargı bir türlü kendi iç düzenlemesini yapamıyor. Mahkeme edilsin mi, edilmesin mi tartışması bitmek bilmiyor.

MUSTAFA filmi artık bu ülkenin demokrasi testine döndü. Acaba bu ülkede fikir ve söz özgürlüğü gerçekten yerleşecek mi, yoksa bizler bazı konulara hiç dokunmadan, resmi ideolojilerin dışına çıkmadan, kısıtlı bir özgürlükle mi yetineceğiz?

Top artık Yargıtay’da. Vereceği karar hepimiz için son derece önemli olacak. Bundan sonra nereye kadar gidebileceğimizi anlayacağız. En önemlisi belirsizliklerden kurtulacağız. Artık yetmez mi? Artık Can Dündar’lara rahat verme zamanı gelmedi mi?

Kıbrıs’ta tehlikeli gelişme...

Olay son derece basit. 1974 müdahalesi öncesi Girne’de, Apostolides adlı bir Rum’un arsası vardı. Müdahaleden sonra arsa bir Türk’e geçti. O da, arsayı İngiliz Orams Ailesi’ne sattı. Orams’lar da arsanın üzerine bir villa yaptılar.

Ne var ki, Apostolides, Kıbrıs’ın Avrupa Birliği’ne girmesiyle birlikte, arsasını geri alma çabalarını arttırdı.

Sonunda da başardı.

İngiliz mahkemeleri, arsanın üstündeki villanın yıkılmasını, aksi halde tazminat ödenmesini kararlaştırdı. Orams’lar buna uymazlarsa, İngiltere’deki başka mallarına haciz konma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Bu kararın önemi büyük.

Bundan böyle, hiçbir yabancı -özellikle İngilizler- Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden mal almaz. Daha da kötüsü, şimdiye kadar Avrupalılara satılmış malların mahkemelerde geri alınma süreci başlayacaktır.

Benim üstünde durmak istediğim başka bir şey...

Kıbrıs’ta çözüm zorunluluğu, bu gelişmelerden sonra daha da ivedilik kazanıyor. Annan Planı tartışmaları öncesinde, Avrupa Konseyi’nin baskısı vardı, şimdi başka bir yöntem doğdu.

KKTC açısından bakacak olursak, çözüm bulunamadığı taktirde, baskılar artacak ve ardı ardına açılacak davalarla, önemli bir kanama başlayacak.

Rumlar açısından bakılacak olursa, belki mallarının bir bölümüne karşılık tazminat alabilecekler, ancak çözümsüzlük durumunda, kuzeyin tümünü, ilelebet kaybedecekler.

Şu sıralarda Rum yönetimi lideri Hristofias ile KKTC Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat arasında bir pazarlık sürdürülüyor. Ancak, karşılıklı olarak birbirlerini yoklamanın ötesine geçemiyorlar. Özellikle Rumların pek niyeti yok. İşi süründürüyorlar.

Araya birilerinin girmesi gerekiyor.

O birilerinden de Washington ve Brüksel’i kastediyorum.

Avrupa Birliği, bundan önceki günahlarını artık affettirmek ve yaptığı büyük hatayı temizlemek zorundadır. Çözüm bulunmadan, hem de Annan Planı’nı reddetmelerine rağmen, Güney Kıbrıs’ı içeri alarak büyük günah işlediler. Şu sıralarda belki bu durumu, Türkiye’nin AB’ye yürüyüşünü yavaşlatmak için kullanıyorlar, ancak 2010 bu konuda en kritik yıl. 2010’da çözüm bulunabilirse, hem Türkiye’nin önü açılacak, hem KKTC’nin AB’ye girişi gerçekleşecek, hem de Rumlar bugünkü bölünmüşlükten kurtulacaklar. Eğer Rum yönetimi, “Nasılsa Türkiye bir gün kapıya gelecek ve AB ile müzakerelerin sonunda içeri girerken istediğimiz ödünü alırız” diye düşünüyorsa, çok yanılıyor demektir.

Bu açıdan, çözüm her iki taraf için de kaçınılmaz bir noktada.

Ayrıca unutmamakta yarar var, nisanda KKTC’de cumhurbaşkanlığı seçimi var. Rumlar, masada Talat’tan daha çok çözüm arayan bir lider bulamayacaklarını da şimdiden bilmeliler.