Nâzım Hikmet'in 'Sanatçı, fotoğrafçı' küçük yeğeni Murat Germen

Cumartesi, 25 Haziran 2011 - 05:00

Murat Germen’le yıllar önce “Nimet Geldi Ekine-Türkiye’nin Ekmekleri” kitabımı hazırlarken tanıştık ve birlikte önce Trakya, sonra Anadolu yollarına düştük. Binlerce kilometre yaptık. Ben bilgi topluyordum, o da yöre insanları ve ekmeklerini görüntülüyordu. Sabah erkenden günün son ışıklarına kadar bir yerden ötekine gidilen ve haftalarca süren bir ortak çalışmaydı bu. Zamana karşı, insanı hem zihnen hem de bedenen yoran, ama o denli güzel keşiflerle dolu zevkli günler geçirdik. Yüzlerce kilometre yaptıktan sonra, bir su kaynağının üstündeki kayaya yontulmuş Hitit Kralını, bir elinde buğday başağı, öteki elinde üzüm salkımıyla tanrısıyla baş başa bulduğumuzda tüm yorgunluğumuz gitmiş, yerini binlerce yıllık bir kültür mirasının önünde duyduğumuz huzur ve mutluluk almıştı.

Bu geziden geride bir çok hoş anı kaldı elbet. Ama Murat kardeşiminin estetik kaygıları ve iş disiplini kadar, efendi, mütevazı ve uyumlu kişiliği de unutulacak gibi değildi. Dostluğumuz yollarda başladı. Murat’ın yol sevdası hiç bitmez ki: “Hep yollardayım; hayatımda hiçbir zaman bir yere varmayacağım. Durmayacağım. Dünya inanılmaz bir zenginlik sunuyor bize. Dünya kendini yeniliyor hep. Eğer ben de durup kendimi yenileyemezsem neye yarar?” Doğaya gerçekten büyük saygı duyuyor: “Onun havası suyu ile yaşıyorum, onun sayesinde”. Murat katıksız bir çevrecidir zaten. Karşıdaki dağı dedesi, eteğindeki taşları babası, alttaki ağaçları ailesi olarak tanımlayan bir Kızılderili kadar doğaya saygısını korumakta kararlıdır.

Ünlü akrabasıyla şişinmeye kalkmaz

İstanbul 1965 doğumlu. İlkokulu Bahariye’de, orta ve liseyi Saint Joseph’de bitirdi. Babası kent planlaması uzmanı ve öğretim üyesiydi, annesi arkeolog. Anneannesi Nazım Hikmet’in kızkardeşi, annesi ise yeğeniydi; Murat, ölümsüz şairimizin küçük yeğeni oluyor değil mi? Ama o, kimseye bu değerli akrabalık bağından söz etme gereğini duymaz, şişinmez. Bundan bir-iki yıl öncesi, Nazım’ın mezarının Rusya’dan Türkiye’ye getirilmesi tartışmaları kızıştığında ailesi adına bir açıklama yapmak zorunda kalacaktı: “Bırakın, C M Y B C M Y B M oradaki görkemli mezarında tüm saygınlığıyla yatsın, bizim herhangi bir talebimiz yok” mealinde. Dönelim Murat’ın yaşam öyküsüne: Saint Joseph’in dünya liseler ikincisi olan voleybol takımının pasörüydü. Ardından, o da babası gibi İTÜ’de Kent ve Bölge Planlamacılığı’nı bitirdi. Sonra Boston’daki MIT’de mimari okudu ve 1992’de mastırını da birincilikle tamamladı.

Bu denli parlak bir mezun, istese ABD’de kalabilirdi. Önce bocaladı dönüp dönmeme konusunda ama sonunda “Dönme kararını verdim. Çünkü her türlü zorluğa karşı, yaşadığınız yeri güzel kılmak sizin elinizde. Bir mekânın fiziki güzelliği yetmez.” Amerikan tarzı yaşam onun işi değildi. Türkiye’ye dönüp bilgi ve deneyim birikimini öğrencileriyle paylaştığında, insanlarla farklı ilişkiler kurduğunda, “eski köye yeni adet” getirilebilirdi, yeter ki birileri elini taşın altına soksun. Sorumluluktan kaçış olmaz. “Türkiye’yi bizler çalışarak ileri götürecektik, kolaycılığı seçenler değil...” Gençlik idealizmi değil, hâlâ aynı görüşü koruyor. 

Fotoğraf sergileri...

Ankara Bilkent’te başladı. Bu arada müstakbel eşi Sema ile tanışmıştı; İstanbul’da bir ilaç firmasında çalışıyordu. Bir o Ankara’ya geliyor; bir o İstanbul’a gidiyordu. Zor ki zor. Aşk ağır bastı, istifa etti. İstanbul’a döndü, evlendiler. Saint Joseph’den bir arkadaşının çıkardığı dekorasyon dergisinde iki yıl çalıştı. Türkiye’nin kültür ve sanat dünyasıyla tanıştı, onlarla röportaj yaptı. Bu arada amatör fotoğrafçılığa başladı. Derginin fotoğrafçısı değildi ama her işe gönüllüydü. Çektiği mekân fotoğrafları da dergide yayınlandı. Onun için yararlı bir deneyimdi ama akademik yaşamdan kopmak istemiyordu. Bu kez Bilgi Üniversitesi’nde yarı zamanlı olarak çalışmaya başladı. Bilgisayar Kültürü ve Bilgisayarla Tasarım derslerini veriyordu. Dahası, minik oğlu Ege’ye de vakit ayırabiliyordu. 2002’de, Sabancı Üniversitesi’ne, tam zamanlı statüde geçti. O gün bugün, öğrencileriyle hayallerini paylaşıyor, bir yandan da fotoğraf çekmeyi sürdürüyor.

Spor yapmaya vakti yok artık, gene de “fit”. Arabasını ancak mecbur kaldığında kullanır, asansöre de pek binmez. Yapı Kredi Yayınları’nın “Bir Kent, Yüzbir Yapı”, “Adana”, “Konya” kent kitaplarının fotoğraflarını da çeken Murat, 1996’da Ara Güler, Orhan Cem Çetin ve Manuel Çıtak gibi ünlü fotoğraf ustalarıyla ilk karma fotoğraf sergisine katıldı. Çeşitli dergilerde fotoğrafları yayımlandı. Tabii giderek tanındı. İstanbul Modern ve Elgiz Çağdaş Sanat Müzeleri’nde resimleri asılı artık. Türkiye’de ve Hollanda’da iki galeri tarafından temsil ediliyor. En fazla yedi adet çoğalttığı sanat resimleri, sertifikalı olarak satılıyor. Beheri 9-10 bin dolar fiyatla. Galeri yüzde beşini alıyor. Ama, tüm masrafları ona ait olan baskının pleksiglasla örtülmesinin de en azından 1500 lira tuttuğu unutulmamalı.

“Ayinesi iştir kişinin...”

Murat, “fotoğraf sanatçısı” etiketini sevmez; “sanatçı, fotoğrafçı” olarak anılmayı yeğler. Ona göre, fotoğrafın önemi, bir teknikten çok, bir ifade aracı olmasıdır. Amerikalı ustanın dediği gibi, “Çekmek için değil, yapmak için”dir fotoğraf. Amacı farklıdır: “Anı yakalamak yerine, anı yaratmak”. Bu yüzden, hayattan kareler yakalamaktansa, hayattan akılda kalan kareleri yeniden oluşturur. Bir çeşit, anıların röprodüksiyonu yani. Paylaştığı bu yeni sanat fotoğrafı anlayışı “didaktik olmamak”a yöneliktir. Diyelim, ilkokul dönemimizi anımsatmak istiyoruz; Murat, okuldan çıkan neşeli bir grup çocuk yerine, sadece bir önlük ve yakadan oluşan bir tür “yeniden yapılandırma”yı yeğleyecektir.

“Bağımsızlık” temel ilkesidir.Yaşamı boyunca, güç merkezlerine, isim ya da kurumlara dayanmadan bağımsız kalmak istedi ve başardı. “Bir yere daha geç geliyorsun, ama hakederek geliyorsun.” İlkeli ve çalışkandır. Konuşmaktan çok, gerçekleştirmeyi sever. Ziya Paşa’nın ünlü “Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı” dizelerini anımsatırcasına... Örnek bir aile yaşamını da koruyor. İlk gördüğümde bacak kadar olan oğlu Ege lise ikiye geçti. Şimdilik fotoğraftan söz etmiyor; siyaset ve tarihe çok meraklı. Ama eminim, Nazım’ın bu küçük yeğeni de babası Murat gibi, Şair’in “Yaşamaya Dair”indeki öğüdünü dinleyecek: “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı/ Yetmişinde bile, meselâ, zeytin dikeceksin...”

(18.06.2011 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır.)

Yandex.Metrica