Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Oval Ofis'te başkan konuşurken elma yiyenler...

Çarşamba, 09 Aralık 2009 - 05:00

Washington- Amerika gezisi tamamlandı.

Eskiden çok kullanılan slogana göre “Türk heyeti haklı davamızı kahramanca savundu ve Beyaz Saray muharebesini zaferle sonuçlandırdı”.

Eskiden, her gidilen dış ziyaret, Anadolu Ajansı tarafından bu tip cümlelerle anlatılırdı.

Bu defaki değişik oldu.

Washington’a giderken heyecanlıydık. Afganistan konusu birden bire alevlenmiş, ABD’nin Türkiye’den de muharip ek asker isteyeceği resmen açıklanmış ve Beyaz Saray’daki toplantının dev bir pazarlık şeklinde geçeceği izlenimi doğmuştu.

Bilemiyorum, belki de işi biraz parlatabilmek için bizler bu şekilde görmüştük.

Tam tersi çıktı.

Gazetecilik deyimiyle “dağ fare doğurdu.” Görüşmeden seksi hiçbir sonuç alınamadı.

Bu sonucun resmi dile tercümesi ise, Türk-Amerikan ilişkilerinin rayında gittiği, herhangi bir uzlaşmazlık çıkmadığı ve Türk heyetinin çok memnun ayrıldığıdır.

Bu köşede birkaç defa tekrarlamıştım. “Beyaz Saray’daki görüşmeler hiçbir zaman anlaşmazlıkla sonuçlanmaz. Daima bir başarı hikayesiyle biter” demiştim. Aynen öyle oldu.

Bundan dolayı, bugün sizlere biraz Beyaz Saray, biraz da heyet ile ilgili dedikodu vermek istiyorum. Neler yaşandığını paylaşmak istiyorum. İşin bu yanı bence çok daha ilgi çekici...

Oval Ofis’te elma yiyip açlık giderenler

Oval Ofis’e şimdiye kadar defalarca girdim ve her defasında, hayal kırıklığı ile tarihi bir ortamda bulunma hissi arasında gidip geldim.

Düşünebiliyor musunuz, koskoca Amerika’nın koskoca başkanlarının savaşlara karar verdikleri, en önemli ve tarihi kararları açıkladıkları odadan söz ediyoruz.

Başkan’ın oturduğu masa eski kokuyor.

Koltuklar son derece basit. Görkemli hiçbir şey yok. Bu yönden insan hayal kırıklığına uğruyor. Öte yandan da, şöyle bir baktım. Obama ayak ayak üstüne atmış, hemen yanı başındaki Türk Başbakanı’na inanılmaz iltifatlar yağdırıyor. Ne arkadaşlığını bırakıyor, ne dostluğunu. Saydım, en az on defa iltifat dolu cümleler kurdu.

Aslında Beyaz Saray’da en beklenmeyen yaşandı. Program tam 1 saat sarktı. Oysa, Oval Ofis’te böyle gecikmelerin yaşanması son derece nadirdir. Meğer Başbakan Erdoğan “Biraz baş başa konuşalım” deyince işin ucu kaçmış. 12.15’te yemeğe oturulacakken, saat 13.15’te henüz açıklamalar yapılıyordu. Bir ara gözüm, odanın tamamen ters tarafındakilere takıldı.

ABD’yi yöneten ekip tam kadro dizilmişti.

Başkan Yardımcısı Biden, yanındaki Dışişleri Bakanı Clinton ile ya koyu bir sohbete dalmış veya bence sıkı bir dedikodu alışverişine girmişti. Vücut dillerine bakacak olursanız, eminim birilerini çekiştiriyorlardı.

Hemen yanı başlarında, ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı James Jones upuzun boyuyla duruyor. Bir de ne göreyim, masanın kenarında besbelli Başkan Obama için hazırlanmış tabaktaki elmalardan birini aldı ve afiyetle yemeğe başladı... Besbelli, görüşmeler uzayınca adamın karnı açıkmış. Hemen biraz ilerisinde, Dışişleri Bakanlığı’nın yeni parlayan yıldızlarından Phil Gordon da dayanamadı, o da bir elma kaptı. Bir yanda tarihi açıklamalar yapılırken, öte yandan yemekli dedikodularla kıyamet kopuyordu.

Konuşmaların sonuna geldiğimizde, Jones ile göz göze geldik ve belki şaşıracaksınız ancak, “Ömer’i görüyor musunuz? Ben uzun süredir karşılaşamadım. Nasıl?” diye sordum. Sizler tanımayabilirsiniz. Ömer Tığrak’tan söz ediyorum. Yıllardır New York’ta oturan ve James Jones ile yakınlıklarını bildiğim bir arkadaşım. Jones’un en iyi arkadaşı Ömer’dir ve sık sık buluşup ya golf oynarlar veya ailece görüşürler. “Bir süredir ben de göremedim” dedi ve yakında arayacağını söyledi. Etrafımdaki Türk gazetecilerin hayret bakışları arasındaki bu sohbet sürerken, devreye Hillary Clinton girdi. Ankara’daki son söyleşimizden herhalde göz aşinalığı kalmış veya yanındakiler hatırlatmışlar, hem merhaba dedi, hem de görüşmelerin çok güzel geçtiğini söyledi.

Aynı salonda, konuşmaları büyük bir dikkatle izleyen ve sürekli not tutan ise, Ankara’daki ABD Büyükelçisi Jeffrey idi.

Tek üzüntüm Phil Gordon ile yeterince görüşememek oldu. Dışişleri’ne geçince artık dakikası dahi kalmamış.

Beyaz Saray’da yenen en hızlı yemek

Tabii program böylesine uzayınca her şey altüst oldu. Daha önceden bir saat süre ayrılan öğle yemeği ister istemez 25 dakikaya indi. Adeta koşturur gibi bir hal aldı. Yemek mi yediler, dayak mı yediler, anlaşılmadı. Tabii bu arada da görüşmelere devam edildi.

Mönü ise, Beyaz Saray’ın klasiklerinden sayılıyor. Önce karışık salata tabağı gibi bir şey, ardından ızgara somon, sonra da tatlı.

Başbakan’ın özel diyet yemeği olduğundan dolayı tatlı yerine başka bir şey yemiş ama Amerikalılar bana anlatamadılar.

Pazartesi günü sabahın 7’sinden gecenin 21.00’ine kadar Başbakan görüşme trafiği rekoru kırdı. Önce otelde çalışma, ardından Beyaz Saray görüşmeleri, hemen sonra basın toplantısı, biri üniversite biri AK Parti’ye yakın SETA isimli kuruluşta iki konuşma...

Bugün Meksika’ya hareket edene kadar da yine aynı tempo devam etti.

Türk heyeti rahat bir nefes aldı, ancak...

Gelelim Türk heyetine. Her ne kadar kendilerinden emin gözükseler dahi, Beyaz Saray’a girerken gergindiler. Oval Ofis’te baktım, Başbakan’ın yüzü gülüyor. Erdoğan hislerini pek kolay gizleyebilen biri değil. Gergin ise mutlaka yüzüne vuruyor. Bu defa rahatlamıştı. Ne kadar direnirseniz direnin, eğer Obama bastırsaydı, Afganistan’a muharip ek asker gönderme konusunda güç duruma düşülebilirdi.

Başta da dediğim gibi, bu görüşme gazeteci gözüyle tatsız tuzsuz bitti. Ne bir skandal, ne de bir anlaşmazlık. Her şey güllük gülistanlık ve dostlukla dolu geçti. Bunlar işin şakası, gerçekten rahat bir aşama daha aşılmış oldu. Eğer Beyaz Saray’a girmeden önce 7 askerimizin şehit düştüğü haberi gelmese, herhalde herkes çok daha keyifli olacaktı... Olaya rağmen Başbakan, Meksika gezisini iptal etmedi. O kendi yoluna devam etti, ben ise bu akşam sizinle buluşmak üzere İstanbul’un yolunu tuttum...