Aşkları, zevkleri, sözcükleriyle Mustafa Kemal

Kapsamlı biyografik çalışmalarıyla tanınan yazar İpek Çalışlar ile kitabı ‘Mustafa Kemal Atatürk, Mücadelesi ve Özel Hayatı’nı konuştuk

15 Eylül 2018, Cumartesi 05:00
A A

559 sayfalık müthiş bir Mustafa Kemal biyografisi… ‘Sarı saçlı ve kırmızı bıyıklı’ liderin iç dünyası ve özel hayatı belki ilk defa bu kadar incelikli anlatılmış. Kitabı bitirdiğimde onun hakkında kafamda oluşmuş birçok mit tuzla buz olmuştu.

Ayrıca liderliğinden ziyade huyu suyu, üslubu, aşk hikayeleri gibi detaylar kanlı canlı bir Mustafa Kemal hayal etmemi kolaylaştırdı. Mesela Ş’leri J diye telaffuz ettiğini öğrendiğimde kendi kendime şöyle mırıldandım: Tanışsaydık bana, Latife Hanım’ın tasviriyle ‘sihirkar ve gür’ sesiyle, ‘Ijıl’ diye seslenirdi... 

Onu böyle düşünmeyi çok sevdim. O yüzden bu röportajın konusu onun savaşlarından, yaptıklarından değil de, sözcüklerinden, alışkanlıklarından, ilişkilerinden, tepkilerinden ve bir de, kimi yanlış bilgimizin düzeltmesinden ibaret, gerisi kitapta...

İşte karşınızda ‘sarı saçlı kırmızı bıyıklı’ lider: Mustafa Kemal!

‘Sarı saçlı kırmızı bıyıklı lider’ tanımı, Amerikalı gazeteci Clarence Streit’in makalesinden alıntı. Mustafa Kemal’in hem dedesi hem de amcası ‘kızıl’ lakaplı. Anlatılar saçlarının sarı, bıyıklarının kırmızı olduğuna işaret ediyor.

Yazdıklarınız, Mustafa Kemal hakkında kafamdaki birçok miti kırdı. Öncelikle ‘Selanikli yoksul bir yetim’ olduğuna ilişkin yaygın kanı hakkında konuşalım.  

Evet, halkta böyle bir inanış var, Mustafa Kemal biyografilerinin çoğu da onu yoksul bir çocuk olarak hayata başlatmış, çok enteresan. Kendisi de, yoksul çocuğu olduğuna ilişkin anlatılanları yalanlamış. Annesinin varlıklı bir aileden geldiğini, babasının da kereste ticaretinden çok para kazandığını Bozkurt biyografisine cevap verirken vurgulamış. Hatta hayli kızmış olacak ki, “Ben yoksul çocuğu değilim. Altı tane evimiz vardı” demiş. İyi bir hayat yaşamışlar, yokluk çekmemişler. Mustafa Kemal, bugün müzeye dönüştürülen Selanik’teki Pembe Ev’de doğdu. Selanik'teki bu evin yoksul evine benzer bir hali yok zaten.

Yazar İpek Çalışlar, Latife Hanım ve Halide Edib biyografilerinden sonra Atatürk'ün hayatını kaleme aldı.

Kitapta beni en çok şaşırtan konuşması hakkında söylenenler oldu. Nasıl konuşuyordu?

Rumeli şivesi vardı. Onlar H harfini kullanmazlar. Mustafa Kemal de hamleye amle, Zehra’ya Zera derdi. Ş harfini j diye söyler, o yerine ü ya da u harfini kullanır; böreğe, bürek, kulübeye koliba, tabancaya tapanca, kırbaça kirpaç, henüze henus, sarhoşa sarfoş, çocuğa çucuk, acemiye acamı demeyi severdi. 

Hangi sözcüklerden hoşlanırdı?

‘Heyt’ ve ‘breh’ demeyi alışkanlık edinmiş. Sıkça ‘A Be!’ diyor. Merhaba yerine marhaba demeyi tercih ediyor. Muhakkak sözcüğünü ise muhakkaka olarak kullanmayı seviyor.

Hatta ‘Muhakkak’ın sözlükteki yazımının da değiştirilmesini istiyormuş! 

Bu doğru. Kişisel işlerinde aksaklık olunca “Berbad etmişizdir” dermiş. “Bak beri çucuk” kullandığı tabirlerden biri. Bir de çok sık ‘Mesele yok’ dediği için bütün Ankara’nın yerli yersiz, “Mesele yok” demeye başladığı anlatılıyor.

Kızdığı zamanlarda dili nasıl oluyor?

Çabuk parlıyor ama kızgınlığı hızla geçiyor. Pek küfür etmiyor. Münasebetsiz bir durum yaratıldığında ‘eşekoğlu eşek’, daha doğrusu, Rumeli şivesiyle ‘eşekulu eşek’ diyor, ardından “O bile senden daha iyi, hiç olmazsa yük taşır” diye ekliyor. Kızdığı zaman “Ya öyle mi efendim”, çok kızdığı zaman da ‘katalavis’ (Anlamıyor musun?) diye bağırıyor. Kızgınken kullandığı en ağır sözcük ‘ahmak.’ Sık kullandığı öfke sözcüklerinden biri de ‘mendebur.’ ‘Yani’ kelimesini de “Sadede gel” anlamında sık sık kullanıyor.

Sofra onun hayatında büyük bir yere sahip. Özel sofra sözcükleri de var mı?

Var, sofraya davet ederken ‘faddal’ (Arapça ‘buyurun’) diye sesleniyor. Ruslarla kadeh kaldırırken şerefe manasında “Prozit Tovariş” demeyi âdet edinmiş.

Sofra ne anlama geliyor onun için?

Sofranın, onun için sohbet ve tartışma meclisi olduğu anlatılıyor. Dostlarını da düşmanlarını da orada ağırlarmış. Hayallerini, tasarılarını, ıstıraplarını, hatıralarını orada anlatırmış. Sofrada elbette eğlence de var.

GÜZELLİĞE, ESTETİĞE VE SİMETRİYE DÜŞKÜN

Güzelliğe gerçekten söylenildiği kadar düşkün mü?

Aynen öyle. Kitapta bununla ilgili bir cümlesi var. “Karşımda çirkine tahammül edemiyorum” diyor. Güzelliğe merakını sadece fiziksel olarak düşünmek yanlış olur. Mekan, ses, simetri konusunda takıntılı. Misafir gittiği, nazının geçtiği bir dost evi ise tenkitlerini hiç esirgemezmiş. Duvara asılı şeylerde en küçük eğriliği görür, kalkıp düzeltirmiş. Yemek dar ve sıkıntılı bir odada yenecekse, sofrayı salona taşımaya üşenmediğini anlatmışlar. 


Hayatı her anda istediği gibi şekillendirmeye önem veriyor sanırım...

Evet. Ayrıntıcı ve estetiğe çok önem veriyor. Yaşadığı yeri ya güzelleştirmeye ya da değiştirmeye çalışıyor. 15 gün kalacağı mekanı bile baştan yaratırmış. Karlstad’a tedaviye gittiğinde önce kullanacağı ofisi ve daireyi düzenliyor, sokağa çıkıp çeşitli çiçekler alıyor. Sonra gezip o çiçeklerin koyulacağı kristal vazoları da buluyor... Böyle biri. Pek çok insan bu ayrıntılara meraklı olmayabilir ama o, çevresinde hep güzellik olsun istiyor.

Anlattıklarınız çapkın bir adam olduğu izlenimi de veriyor. 

Öyle diyebiliriz. Kolay aşık oluyor ve kolay vazgeçiyor. Kadınların yaşça kendisinden büyük olmasını mesele etmiyor. Zekalarına, zevklerine, düşüncelerine önem veriyor. Saygı duyacağı kadınları istiyor. Dikkatini çeken kadınlar özellikle iyi şarkı söylüyor, iyi piyano çalıyor, iyi konuşuyor ve kültürlüyse onları çok beğeniyor. Güzellik anlayışını pek bilmiyoruz açıkçası... Latife’nin dünya güzeli olmadığını söylüyor. Ama alımlı bir kadın. Onun aklına fikrine, güzel konuşmasına, bilgisine de çok değer veriyor.

Latife Hanım: “Siz savaşlar kazanmış bir komutansınız, ben sadece genç bir kızım. Siz durmazsanız ben de duramayabilirim”

Sizce Latife Hanım’a aşık oldu mu? 

Tarih, Eylül 1922... Mustafa Kemal, İzmir’de kaldığı 15 gün içinde Latife’ye üç kez evlenme teklif ediyor. ‘Latife’nin Fethi’ bölümünde ayrıntıları var. Ama Latife’nin kız kardeşi Vecihe’nin torunu Mehmed Sadık Öke’nin anlatımına göre olay şöyle gerçekleşiyor: Paşa, aşkının ne kadar derin ve gerçek olduğunu göstermek için Latife’yi öpmek üzere eğilmiş. Bunun üzerine Latife, terastaki büyük mermer masanın üzerinde duran esir komutan Trikopis’in beylik tabancasını kaparak havaya üç el ateş etmiş. ‘Evlenmeden beni öpme’ diyor yani... Ve Paşa’ya, eğer buna devam ederse dördüncü kurşunla kendisini vuracağını, zira Paşa’nın bu memlekete elzem olduğunu ancak kendisinin önemsiz olduğunu söylemiş. 

O ne yapmış?

Hayranlık ve şaşkınlıkla, “Bunu gerçekten yapar mısınız?” diye sormuş. Latife, “Siz savaşlar kazanmış bir komutansınız, saldırmayı da, ricatı da ne zaman yapacağınızı bilirsiniz. Siz durabilirsiniz ama ben sadece genç bir kızım, siz durmazsanız ben de duramayabilirim,” demiş ve eklemiş, “O zaman siz de ben de içinden çıkılmaz bir duruma düşeriz. Ama ben Latife Uşşaki’yim öyle ya da böyle canıma kıymak pahasına da olsa sizi durdururum ama size kıyamam.”

Zekice bir cevap!

Latife’den zeka fışkırıyor. Böyle bir anda bu lafları söylüyor İzmir’i kurtarmış komutana!Mustafa Kemal de bunun üzerine şöyle demiş: “Küçük hanım, İzmir’in kurtuluşunun simgesi olan bu tabancayı cesaretinizin bir nişanesi olarak size hediye ediyorum. Benden size bir kasıt gelirse, rica ederim kendinizi değil beni vurunuz. Zira sizin güzelliğinizin ve memlekete ileride çok faydalı olacağına inandığım zekânızın ve bilginizin bu dünyadan ayrılmasına gönlüm razı olmaz. Ben ahirete gidebilirim ama gittiğim her yere senin sevgini ve kara gözlerini, kara kalbinle beraber [evlilik teklifini birkaç sefer reddetmesini kastederek] götürürüm.”

Sizce Mustafa Kemal, hayatındaki kadını kendine eşit görmek istiyor mu?

Bence çok gayret ediyor, çok istiyor... Bütün çevresine, millete örnek olmak istiyor. Ama o da bir erkek, üstelik ordular ve memleket yönetmeye alışmış bir erkek. Kolay mı eşitlik sağlanması? Latife eşitlik için hiç yılmadan uğraşmış. Başlangıçta çok da başarılı olmuş belli ki. Ama kocasına Kemal diye seslenişi bile etrafındakileri ayağa kaldırmış.. 

Ama sonunda bakınca....

Hayır, bugün bizim anladığımız anlamda gerçek bir eşitlik değil elbet! 

Mustafa Kemal: “Bu evden kaçayım, yoksa gaz döküp yakacağım”

Boşanma hikayeleri nedir?

Mustafa Kemal evliliğinden huzursuz. Latife’nin dik başlılığı onu sık sık zor durumda bırakıyordu. 1925 Temmuz’unda köşkte verilen bir davet sırasında birbirlerini herkesin gözü önünde hırpaladıkları anlatılıyor. Konuklar ayrılınca Mustafa Kemal, yaverleri Kılıç Ali ile Salih’i yanına çağırıp şöyle demişti: “Bu evden kaçayım, yoksa gaz döküp yakacağım.” Konuşmak istemediği Latife’ye hitaben bir müddet ayrı yaşamaları gerektiğini anlatan çok dokunaklı bir mektup kaleme almıştı.

Lütfen o mektubu okuyun...

Latife,

Sinirli ve mustarip bir haldesin. Ben de aynı suretle sinirli ve mustaribim. Aramızdaki gerginliği ıslah için bir müddet birbirimizden ayrı bulunarak sükûnete gelmeyi zaruri görüyorum. Rahatsızlığınız esnasında tedavi için sizi beraber alıp İstanbul’a veya İzmir’e götürmesi için validenize yazdım. Böyle bir fasıla ile sükûnet hasıl olmadıkça ıstırabımın izalesine imkân olmadığına kanaat ettim. Kasada nezdinde bulunan parayı yanına al. Seyahatin ve tedavin esnasında masraf edersin. Miktar-ı hakikisini bilmediğim için gayri kafi görürsen bildir. Kasada bana lüzumlu evrakı bırak. Kasanın açılıp kapanmasını Tevfik Bey’e öğret. Evin hüsn-i muhafaza ve idaresi için dadına talimat ver. Huzur ve sükûnet temenni ederim.

Gazi M. Kemal - 22 Temmuz 1925

Ya Latife Hanım’dan önceki aşkı... Fikriye Hanım?

Fikriye meselesini bu kitabı yazarken kafamda tamamen çözdüm. Fikriye verem. Mustafa Kemal'in kafasında ise bir ülkenin sorumluluğunu üstlenmek var! Ve verem tedavi edilmiyor, tedavisi olmayan bir hastalığı var sevdiği kadının... Onunla hayatı nasıl devam ettirebilir? Problem burada başlıyor. İntihar edip etmediği soru işareti. Yaverlerden biri kaza ile yaralamış olabilir, böyle bir ihtimal var. Fikriye ağır yaralı hastaneye götürülüyor. ‘Bana ateş ettiler’ dediği kimi anlatılarda tekrarlanıyor.

Onu sevdi mi gerçekten?

Annesi ve kız kardeşi Makbule, Fikriye’yi Paşa’ya layık görmemişler. Ama Mustafa Kemal onu gerçekten sevmiş, ona yazdığı şiirler var. Fikriye öldükten üç ay sonra veremliler için bir sanatoryum açılıyor İstanbul'da, Heybeliada Sanatoryumu... Fikriye sıradan bir kadın değil. Latife'yle Mustafa Kemal evlenecekleri zaman Mustafa Kemal, Fikriye'yi kırmadan ‘Sen tedavi görmelisin, seni Avrupa'ya yolluyorum’ diyor. Fikriye Münih’te yattığı hastane odasında bir gazeteden öğreniyor sevdiği adamın evlendiğini. Tedaviyi yarım bırakarak dönüyor. Çok acı çekiyor. Ankara'ya ancak aylar sonra başkasının kimliğiyle geliyor. Çantasında da bir tabanca var. Kim bilir ne düşünüyor... O tabancayı kendisini öldürmek için koymuş olması da mümkün, Latife ya da Atatürk'ü öldürmek için almış olması da mümkün. O gün neler yaşandığını tam olarak bilmiyoruz.

Amerikalı aktris Zsa Zsa Gabor, biyografisinde kendisi 15 yaşındayken Atatürk ile olan ilişkisini anlatıyor. Onunla ilgili bir şey bulabildiniz mi?

Baktım... Çok merak edilen bir konuydu. Birşey bulamadım. Yazdıklarının doğru olması da mümkün, olmaması da. 

Doğduğunuzdan beri Atatürk’ü biliyorsunuz. Baştaki Mustafa Kemal algınız ile bu kadar araştırmadan sonraki algılayışınız arasında nasıl bir fark oluştu?

Tanımaktan gelen farklı bir duygu oluştu. Biyografi yazmaya başlamadan önce onu bir fotoğraf, bir ‘büst’ olarak algılamışım. attığı adımlarla hayatımızı değiştiren insan olarak tanımışım. Şu anda onun nasıl düşündüğünü, neye ne tepki vereceğini bile kestirebiliyorum. Bu çok enteresan bir his. Kitabı okuyanlar da, benim kadar olmasa bile yarısı kadar bilecekler. 

Bazen topluluk içindeyken biri içeri girer ve kim olduğunu bilmeden ‘Biri geldi’ dersiniz ya... Öyle biri mi?

Anlatılan şu ki, varlığıyla, özellikle de bakışlarıyla herkesi büyülüyor. Evet, bazı insanlar dünyayı etkiliyor ve o, onlardan biri.

ATATÜRK DİKTATÖR MÜYDÜ?

Bazı çevrelerin dile getirdiği bir iddia vardır: "Atatürk diktatördü." Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?

Bu soruya Atatürk’ün, Fethi Okyar’a söyledikleriyle cevap verebilir miyim? Temmuz 1930’da siyasi durumdan rahatsız. Bir muhalif fırka kurulması isteğiyle harekete geçiyor. Muhalif partiyi kurması ve başına geçmesi için yakın dostu ve eski başbakanı Fethi Okyar’a şunları söylüyor: “Bugünkü manzaramız aşağı yukarı bir dictature manzarasıdır. Halbuki ben cumhuriyeti şahsi menfaatim için yapmadım. Hepimiz faniyiz. Ben öldükten sonra arkamda kalacak müessese, bir istibdat müessesesidir. Ben ise millete miras olarak bir istibdat müessesesi bırakmak ve tarihe o suretle geçmek istemiyorum. (...) Ben bunun çaresini buldum. Memlekette muhalif bir fırka teşkil etmek lazımdır. (...) Mesela siz böyle bir fırkanın başına geçerseniz, bildiklerinizi serbestçe mecliste söylersiniz.” Kısa ömürlü Serbest Fırka böyle kuruluyor.

KISA KISA MUSTAFA KEMAL

UTANGAÇTI

En yakınlarından Falih Rıfkı alkolü, uzun süre utangaçlığını bastırmak için içtiğini söylüyor. Diyor ki; “Reddedilmekten, karşılık görmemekten çekinirdi. Utangaçtı. Büyük yaşlarına kadar içki bu utangaçlıktan kurtulmasına yardım etmiştir. Kadınlara yalvaranlara kızardı. Hayali genişti. Saatlerce kendi başına düşündüğü olurdu.” Gece hayatını seviyor. Gençliğinde gece mekanlarında çok gezmiş. Zor uyuyan bir insan. Geceyi gündüzden daha çok seviyor. 

GÜNEŞİ GÖRMEDEN UYUMAZDI

Uykunun dostu değildi. Hastalıklar dışında sabah güneşini görmeden yatağına girmez ve uyumazdı, geç uyanırdı. Ekseriyetle uykuda geçirdiği zamana acırdı. Geceleri her yer aydınlansın isterdi. Tavandan sofrasının üzerine sarkan üç avizenin ve duvarlardaki apliklerin aydınlığında otururdu. Keskin bir ışık, bol bir hava gibi odasını bir baştan bir başa doldursun isterdi.

KETEN GECELİK ENTARİSİYLE YATARDI

Uykuya yatarken keten gecelik entarisi giyerdi. Arkadaşlarının dolabında ayak bileğinden bağlamalı don gördüğünde “Hiç giyilir mi bu? Ayıptır!” demiş ve kendi külotlarından birini örnek diye yollamıştı. 

BEDENİNDEN HAYAT FIŞKIRIYORDU

Falih Rıfkı, onu ‘Paha biçilmez bir enerji kaynağı’ olarak tarif ediyor, konuk gazeteciler bedeninden ‘hayatiyet fışkırdığına’ vurgu yapmışlar.. Fakat kimi zamanlar da bu harikulade enerji kaybolur, yerini depresif bir ruh hali alırmış. Hasan Rıza, “Bütün soğukkanlılığına rağmen ara sıra sinir buhranlarına kapılmaktan kendini alamadığını, daima neşeli görünmesine rağmen içinden çok muzdarip olduğunu” yazmıştı.

“HADİ KENDİ İŞİMİZE BAKALIM”

Halide Edib, Mustafa Kemal’in kötü haber aldığında, yumruğunu diğer elinin avuç içine vurduğunu gözlemlemişti. Böyle zamanlarda ilkin sinirli ve umutsuz görünür, panik duygusunu başından savmak istercesine ansızın ayağa kalkar ve “Hadi kendi işimize bakalım” derdi. Ağzından bu ifade çıktıktan hemen sonra ruh hali tamamen değişir, herhangi bir panik belirtisi göstermeden gerek kendisi gerek diğerleri üzerinde tam bir kontrol kurarak işine odaklanırdı.

TESPİHİ HEP ELİNDE

Elinden kehribar tespihini eksik etmezdi. 99’lu tespih, sohbetlerinde, gazetecilerle röportajlarında elinde olurdu. Kürsüde ise pozisyonunu değiştirir, tespihini iki eli arkasında çekerdi.

YÜZLEŞTİRİRDİ

Emir eri Ali Metin “Öfkelenince kaşları mızrak gibi kalkıyor” derdi. Huylarından biri de insanları yüzleştirmekti. Halil Nuri Yurdakul’a göre, “Hele sevdiği saydığı bir kimse aleyhine bir şey söylensin, hemen onu çağırtır ve ‘Bak, senin için neler söylüyorlarmış?’ diyerek olayı kişinin yüzüne anlattırırdı.”

GÜNDE ÜÇ KERE KIYAFET DEĞİŞTİRİRDİ

Titizdi. Günde iki üç kere kıyafet değiştirirdi. Karadeniz dalgalarıyla boğuşan Bandırma Vapuru’ndan sinek kaydı tıraş ve ütülü üniforma ile inmiş, Büyük Taarruz’un ardından geldiği İzmir’de bir anda damada dönüşüvermişti.

SİHİRKAR VE GÜR BİR SESİ VARDI

Latife’ye göre sesi cazip, sihirkâr ve gürdü. İnsanları kendinden geçirip onları en zor hedeflere sevk etmeyi bilen sesti. İsmail Habib, ruha giren mat ve buğulu bir sesten söz ediyor. “O cümlelerini söyledikten sonra da gözleriyle sesini devam ettirirdi” diye ekliyor. Grace Ellison ise “İster Fransızca ister Türkçe konuşsun, sözcüklerinin melodisi ile insanı büyülüyordu” diyor. Hüsrev Gerede’nin tarifi ise şöyle: “Parlak bir hatipti. Tatlı, içe işleyen gür sesi ile dinleyicileri büyüler, güçlü mantığı ile karşısındakileri istediği yola sokardı. Önemli nutuklarını kendisi hazırlar, fakat içinden geldiği gibi eksiksiz söylerdi.”

ÇİFTE TABANCAYLA GEZERDİ

Kütüphane memuru Nuri Ulusu’ya göre silaha çok meraklıydı, çifte tabancayla gezerdi. “Tabancalarını hiç bırakmazdı. Gece yemek sofralarında bile silahları üzerindeydi. Yakın çevresine silah hediye etmeyi severdi.”

MUZİPLİKLERİ

Geç bir saatte Mustafa Kemal, cumhurbaşkanlığı genel sekreteri Tevfik Bıyıklıoğlu’nun odasına girmiş, tabancasını çekip “Davranma!” diye haykırmıştı. Birden uykudan uyanan Tevfik Bey boş bulunup can havliyle “Burada değil, yukarıda yatıyor!” diye bağırmıştı. Yanından gülerek çıksa da Mustafa Kemal’in genel sekreterine karşı güveni sarsılmıştı.

Kendisini kızdıran Yunus Nadi’yi Yalova’da güverteden denize attırdığı anlatılırdı.

İçkisine çok müdahale ettiği için Hikmet Bayur’u Afganistan’a büyükelçi olarak göndermişti.

YANINDA ÇALIŞANLARLA İLİŞKİSİ 

-Tıraşını genellikle emir eri yapardı. Usturayı kaydırıp yanağını kanattığında çok öfkelenirdi. -Taklidini yapıyor diye berberini kovmuş ama arkasından ne yaptığını merak etmiş, sorup durmuştu.

-Her zamankinden farklı bir komut vereceği zaman masasının üzerindeki kurbağalı zili çalardı. 

-Hizmetçileri ve neferleri ile arkadaşça konuşurdu. 

-Kanyağın yanına portakal almaya para yetiştiremeyen Ali Metin’e (Ali Çavuş) “Mendebur, Mustafa Kemal ben değilim, sensin, ne istersen öyle yaparsın” diye bağırmıştı.

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.