TSK'yı bu duruma siviller getirdi...-7

a
a
Pazar, 05 Eylül 2010 - 05:00

Bu yazı dizisinde baştan itibaren madalyonun sadece bir yanına baktık. Asker cephesini mercek altına aldık. Oysa bugün geldiğimiz noktaya nerelerden nasıl geçip ulaştığımızı incelediğimiz zaman yani madalyonun öbür yanına baktığımızda, askerden şikayetçi olduğumuz birçok tutumun altında kendimizi görürüz. Sivil kesim en az 60 yıldır çeşitli nedenler ve çeşitli dönemlerde kendi çıkarı için komutanı etkiledi hatta kullandı. Komutan da, işine geldiğinde bu yaklaşımlara göz yumdu. Böylece hep beraber bugünlere geldik. Şimdi de karşılıklı olarak birbirimizden şikayet ediyoruz. Bakın TSK’yı kimler nasıl etkiledi? Kim kendi çıkarı için askeri kışkırttı.

Sivillerden oluşan asker lobisi güçlüdür...

Sizlere belki garip gelecek ancak sivil kesimde son derece güçlü bir asker lobisi vardır. Bu lobi 1960’lardan itibaren yavaş yavaş oluşmuş ve 2000’li yıllara gelirken en güçlü noktaya ulaşmıştır. Bu lobiyi asker kurmamış ancak belirli dönemlerde ve olaylarda iş birliği yapmıştır. Lobi gruplarının bir bölümü siyasi çıkar peşinde koşar, diğer bölümü ideolojik destek, bazıları az da olsa maddi kaynak. Bu gruplar genelde de kendilerine toplum içinde ve iktidarlara karşı bir pozisyon edinmek isteyenlerden oluşur. Genelkurmay, bu lobilerin farkındadır hatta zaman zaman etkilenir de ancak eninde sonunda kararını yine de kendi verir.

EMEKLİ ASKERLER:

Genelkurmay’ın yönetemediği zaman zaman zorlukla kontrol altında tuttuğu en güçlü lobi emekli askerlerden oluşur. Üniformayı bıraksa dahi komutan hiçbir zaman kışlasını ve mesleğini bırakmaz. İçlerinden çok azı gerçek bir sivil hayata uyum sağlayabilir. Generallerden başlayıp albayına kadar hangi rütbeden emekli olursa olsun, gözleri daima Genelkurmay’ın üstündedir. Özellikle eski Genelkurmay başkanları veya kuvvet komutanları arasından bazılarının sesi daha yüksek çıkar. Yerlerine gelenlere saygı duyarlar ancak eleştirilerini de kendi aralarında eksik etmezler. Beğenmedikleri bir tutum ile karşılaşırlarsa çeşitli şekillerde Genelkurmay’daki arkadaşlarına bildirirler. Ordu evleri sistemi sayesinde büyük bölümü birbiriyle teması sürdürür. Toplantılar ve fikir alışverişi de ordu evlerinde olur. Genelkurmay pek göstermez hatta aksini söylese dahi emekli komutanlarından etkilenir.

EMEKLİ YARGIÇ, SAVCI, POLİS:

Bu grup da asker lobisine dahildir ancak etkinlikleri emekli askerler kadar değildir. Özellikle üst düzey savcı ve yargıçların açıklamaları veya karşılaştıklarında tanıdıkları subaylara söyledikleri de belirli oranda TSK’da dikkate alınır.

ÜNİVERSİTE HOCALARI:

Bir kesim hocaların asker üstündeki etkileri son derece önemlidir. Genelkurmay, kuvvet komutanlıkları ve akademilerin, hocalar arasından seçtikleri gözdeleri vardır. Subay adaylarına ders verirler, gerektiğinde komutanlara görüş hazırlarlar. 27 Mayıs ihtilalinden bu yana üniversite öğretim üyeleri -eğer buna lobi demek gerekirse- son derece etkili rol oynamışlardır. Son yıllarda sadece öğretim üyeleri değil, üniversiteler arasında da bir ayrım başlamış ve bir bölüm “askere destek verenler”, diğer bir bölümü ise “kışlaya alınmaması gerekenler” diye ayrılmışlardır.

ULUSALCI DERNEKLER:

Kimi emekli subay veya emekli güvenlikçilerden oluşmuş, kimi tümüyle sivil kişilerin bir araya gelmeleriyle kurulmuş dernekler de asker lobisinin önemli unsurlarındandır. Gerektiğinde gösteri yaparlar, sokaklarda yürüyüşler düzenlerler, Anıtkabir’e giderler. Fikren TSK gibi düşündüklerinden dolayı aralarında bir gönül bağı vardır. Başları sıkıştığında destek isterler veya desteklerini esirgemezler. Tutumları ve açıklamalarıyla Genelkurmay’ı etkilerler. TSK’nın en çok titizlik gösterdiği nokta yasa dışı dernekler veya silahlı gizli kapaklı işler yapanlarla temasa girmemektir. Bazen kontrol dışı bir iki örnek olsa dahi Genelkurmay’ın bu konuda çok kesin talimatı vardır.

MEDYA ASKERE AĞIR BİR FATURA KESTİ...

Eski Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ veda konuşmasında “Bizim medyamız yok” demiş ve basının Silahlı Kuvvetler’e düşman gibi davranmasından şikayet etmişti. Doğru bir saptama yaptı. Ancak ne yazık ki TSK şimdi, yıllar boyunca ektiğini biçiyordu. 2000’li yıllara kadar geleneksel olarak büyük medya asker yanlısıydı. Ufak tefek eleştiriler olsa dahi genelde askere toz kondurulmazdı. Sayıları kısıtlı olan “karşı medya” ise zenci muamelesi görürdü. Büyük medya, cumhuriyete sahip çıkan, laik düzen konusunda çok duyarlı ve genelde askeri darbeleri destekleyen bir tutum içindeydi. Hatta içlerinden bazıları manşetten veya köşe yazarları üzerinden darbe çağrıları dahi yaparlardı. “Paşam neredesiniz?” veya “Bu ülkeyi kurtaracak yok mu?” başlıklı yazı ve yorumlar hâlâ gazete arşivlerinde duruyor. Dinci medya ise, sesini çıkaramaz çıkarsa dahi etkili olmazdı. Bu grup 1990’dan itibaren yavaş yavaş gelişti, büyüdü ve etkili konuma geldi. TSK’nın kendine yakın gördüğü medyası ve sempati duyduğu gazetecileri vardı. Onlarla diyalog kurulur, yazılmayacağını bildiklerinden dolayı dertleşilir, davetlere çağırılırlardı. Bu gazetelerin sahipleriyle temas edilir varsa şikayetlerini patronlara iletirlerdi. Dinci medya ise, kışladan içeri sokulmazdı. Ne bilgi verilir ne de görüşme yapılırdı. Ne ilginçtir ki, büyük medya da bir küçük mesleki dayanışma gösterip bu çifte standarda karşı etkili bir mücadele vermezdi. Zira onlar da dinci medyayı sevmezlerdi. Dengeler, 2002’de AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte değişmeye başladı. Dengeleri altüst eden gelişme ise, TARAF’ın sahneye çıkışıydı. TARAF, geleneksel medyanın yayınlayamayacağı hatta yayınlamayacağı TSK hakkındaki iddiaları, bilgi ve belgeleri, herkesi şaşırtan bir cesaretle sayfalarına taşıdı. Korkudan kimsenin ağzına alamadığı görüşleri ve yorumlarıyla fark yarattı. Bu çerçevede yıllar boyunca TSK’nın bazı sır gibi saklanan gerçeklerinin nasıl sızdırılıp bekletildiğine ve zamanı gelince medyaya verildiğine de dikkat çekmemiz gerekir. Askerin “dinci medya”, muhalefetin ise “yandaş medya” diye adlandırdığı grup, yılların intikamını çok sert aldı. Bazı haberleri kuşku doluydu, bazı yorumları hakaret içeriyordu. Ancak ellerine geçirdikleri bu fırsatla komutanlara saldırdılar. Attıkları manşetler, yayınladıkları yorumlar ve bazıları yanlış dahi olsa bilgi-belgeler, TSK’yı allak bullak etti. Alışmadığı bir savaşla karşı karşıya kalan asker, eski dostlarından da beklediği desteği bulamadı. Büyük hayal kırıklığına uğradı. Bir zamanlar TSK’dan yana tutum alanlar saf değiştirdi. Bir de asıl acısı, “Paşam paşam...” diyerek çiçekler dağıtan, davetlerin gözdesi, çalıştıkları gazetelerin genel yayın yönetmenleriyle Genelkurmay arasında ilişki kuruculuk yapanlardan bazılarının hemen saf değiştirip komutanları yerden yere vurmalarıydı. Bu medya savaşı sonucunda kamuoyunun bir kesimi askerin dinci bir komplo ile karşı karşıya kaldığına inandı. Diğer kesiminde ise kafalar karıştı. Bilgi ve belgeler -ne kadar yalanlansa dahi- kamuoyunda soru işaretlerini arttırdı. “Yazılanların yüzde 20’si doğru olsa dahi yeter...” düşüncesi yaygınlaştı.

ARTIK YENİ BİR İLİŞKİ KURMA ZAMANI GELDİ

İsterseniz artık geçmişi bir yana bırakalım, yaşananları rafa kaldıralım ve yeni bir başlangıç yapalım. TSK’yı artık kollayıp koruma dönemine girmemiz gerekiyor. Bu şekilde devam edilemez. Yıpratma kampanyasıyla hiçbir yere varılamaz. Asker nasıl kendini düzeltmeliyse siviller de kendilerine çekidüzen vermelidir. TSK’da gazetelere ayrım yapma dönemi bitmeli, medyanın her kesimine eşit mesafede durulmalıdır. Askeri bilgilerin tümüne sır damgası vurulmamalı, hızlı ve bol bilgi paylaşmasına gidilmelidir. Unutmayalım ki, bilgi vermek gazetecinin sorumluluğunu da arttırır. Medya da, eski dönemlerde yaşanan çifte standartlardan ders alıp, bundan böyle tahrip etmek yerine TSK’ya farklı yaklaşmalıdır. AK Parti iktidarına da iki çift lafım olacak... Önümüzdeki dönemde en büyük sorumluluk bu parti ve liderine ait olacaktır. Yargının bazı hoyratlıkları, gereksiz tutumları ister istemez faturanın Başbakan Tayyip Erdoğan’a çıkarılmasına yol açmaktadır. Bir kesim kamuoyu, Başbakan’dan artık yeni bir yaklaşım bekliyor. TSK’nın hepimiz için ne kadar önemli bir kurum olduğunu en iyi Başbakan bilmektedir. Bizlere bu kurumu artık kollayıp korumaya başladığını göstermelidir.

BU DİZİYİ İNANARAK YAZDIM...

Bu diziyi tüm birikimimi bir araya getirerek tamamladım. Amacım, TSK’nın bir an önce gerçek işlevine dönebilmesi ve tüm aksaklıklardan kurtulmasıdır. Bu yazılardan dolayı asker düşmanlığı yaptığımı iddia edenler çıkabileceği gibi, TSK tarafından da boykot edilebilirim. Doğrusu alışık olduğumdan dolayı bunlar beni pek etkilemez. Sadece aralarında çok iyi dostlarımın da bulunduğu TSK mensuplarının bilmelerini istediğim bir nokta var. O da, bu ülkenin ordusuna çok ihtiyacı olduğudur. Orduların siyasete karışmalarını bizzat yaşadım. Bu konuda yazılar ve kitaplar yazdım. Amacım bütün bu deneyimlerin ışığında TSK’nın gerçek işlevine dönmesine yardımcı olabilmektir. Tekrar ediyorum, iç siyasetle uğraşan hiçbir ordu gerçek işini başarıyla yerine getiremez. TSK’nın başarısızlığı da hepimizin felaketi anlamına gelir.

Siyasetçi de askeri etkilemeye çalışır...

Uzun yıllardan beri hem siyasetçilerin hem de askerlerin en çok sarf ettikleri söz “Orduya siyaset sokturmayacağız” idi. Oysa, siyaset kışlaya bal gibi girdi. Kapıyı ilk açanın da CHP olduğu konusunda kuşkular vardır. 27 Mayıs ihtilalinin CHP’ye, üniversitelerdeki bazı hocalara ve o dönemin büyük medyasına ne kadar yakın durduğu, adeta el ele hareket edildiği bilinir. CHP-ASKER ilişkisi o yıllardan itibaren inişli çıkışlı sürmüştür. Her ne kadar 12 Eylül’de CHP de diğer partilerle birlikte nasibine düşen cezayı almış olsa dahi askerin defterinde CHP’nin yeri ayrıdır. Unutmayalım ki, ihtilal sonrasında Genelkurmay’ın Savunma Bakanlığı’ndan alınıp Başbakanlığa bağlanması da, Ragıp Gümüşpala liderliğindeki Adalet Partisi’nin tüm direnmelerine rağmen CHP’nin oylarıyla gerçekleşmiştir. 27 Mayıs sonrası dönemde siyasetçilerin büyük günahı vardır. Hiçbir müdahaleye karşı dik durma çabası dahi göstermemişlerdir. Askerin iç ve dış siyasete müdahale anlamına gelen açıklamalarına hiçbiri karşı çıkmadığı gibi, aksine hepsi askerin suyuna gitmiştir. Arada bir verilen demeçlerin dışında ben ne bir başbakan ne de başka bir iktidar yetkilisinin direnişini görmüşümdür. Bir de siyasi partilerde dikiş tutturamayan ve askerin kuyruğuna yapışıp kendileri için olası bir darbede yer bulmaya çalışan politikacılarımız vardır. Bunlar, özellikle geçmiş yıllarda Genelkurmay başkanlarına akıl hocalığı yapmışlar, anayasa taslakları hazırlamışlar ve görüş paylaşmışlardır. Geçmiş darbelerden sonra da birçoğu ödüllendirilmiştir. Anlayacağınız, askerin tutumundan şikayet eden sivillerin bu gelişmelerdeki sorumlulukları çok büyüktür.

 

3