Mehmet Ali Birand

//icdn.posta.com.tr/images/none/16x9.jpg

Türkiye, her yerde arabulucu olamaz...

Çarşamba, 13 Ocak 2010 - 05:00

Bu köşeyi yakından izleyenler bilirler. Ahmet Davutoğlu’nun önce Başbakan’ın dış politika danışmanı olarak, sonra da Dışişleri Bakanlığına geldikten sonra, bu ülkenin dış politikasını büyük oranda değiştirdiğini sık sık yazmışımdır.
Bunun, “Türkiye’nin yön değiştirmesi” olmadığını, tam aksine yapılması gerekenin yapıldığını tekrarlamışımdır.
Davutoğlu, akademik bir geçmişten geliyor. Buna rağmen, kısa sürede soyut kavramlar ve akademi dilinden kurtulmasını bildi. Uluslararası politikanın, günlük pragmatik yaklaşımını başarılı şekilde uygulamaya başladı. Bakanlığı canlandırdı. Ön plana çıkardı.
Eskiden “dokunulmaz” muamelesi gören tabulara el attı. Kıbrıs ve Ermenistan konuları başta olmak üzere, Türk dış politikasını, gereken bir etkinliğe getirdi. Eskiden hiç ayak basmadığımız, başarısız kalmaktan korktuğumuz için dokunmadığımız birçok sorunun üstüne gitti.
Buraya kadar bravo ve alkışlar...
Ancak, bir de madalyonun öbür yanı var. Türkiye son dönemlerde giderek artan biçimde çok sık “stratejik ilişki” kurduğunu açıklıyor. “Stratejik ilişki” sınırlı sayıda ülkeyle kurulur. Aksi halde, bu kavramın içi boşalır. Örneğin, ABD’nin gerçekten stratejik ilişki kurduğu üç ülke vardır: Kanada-İngiltere-İsrail. Gerisi laftan ileri gitmez. Türkiye için de “stratejik ortak” sıfatı kullanılır, ancak içi boştur. Nitekim, bunu daha fazla bizler kullanırız. Amerikalılar arada bir, sırf bizim gönlümüzü almak için telaffuz ederler. Diğer bir nokta da, yine son dönemlerde artan “arabuluculuk” çabaları.

Davutoğlu, kendini ve kadrosunu geriyor
“Arabulucu” olmak prestij getirdiği kadar, risk de taşır. Başardığınız zaman alkışlanırsınız. Başarısızlık durumunda, arabuluculuk yaptığınız taraflardan, bazen ikisini birden kaybedebilirsiniz. Türkiye, Filistin sorunundan Lübnan’a, Gürcistan’dan Pakistan’a, İran’dan Yemen’e kadar öylesine geniş bir alanda, ardı ardına arabuluculuğa soyundu ki, altından kalkılması son derece güç bir noktaya geldi.
Davutoğlu’nun seyahat trafiği inanılır gibi değil. Bir bakanın ve son derece kısıtlı bir kadroyla çalışan Dışişleri’nin, hem kendi sorunlarını, hem de başkalarının sorunlarını çözmeye kalkışması gerçekçi değildir.
Fiziken buna yetişilemez. Nitekim hem Davutoğlu, hem de kadrosu kaldırabileceklerinin ötesinde yük almış durumdalar. Bu durumda da, heyecanla her konuya el atan, sonrasını getiremeyen bir ülke konumuna düşme tehlikesiyle karşı karşıya kalabiliriz.
Türk dış politikasının etkinliği artıyor, ancak aman dikkat, imkanlarınızı, bakanlığınızın kadrosunu arttırın ve her konuya el atmayın. Seçici davranmakta yarar var

Onlar artık ‘monşer’ değil ‘ağır işçi’...
Geçen hafta Dışişleri Bakanlığı bir “İLK”e imza attı. Türkiye’yi yurt dışında temsil eden 180 büyükelçi dört gün süreyle Ankara’da bir araya geldi. Ardından, bir bölümü Mardin’e gidip, genel bir değerlendirme toplantısıyla olayı sonuçlandırdılar.
Aslında, bu tip toplantılar yıllardır yapılır. Yeni gelen dışişleri bakanları veya önemli dönemlerden geçilirken büyükelçiler Ankara’ya çağrılıp hem onların ne dedikleri dinlenir, hem de toplu halde yeni bakanın yaklaşımını öğrenmeleri sağlanırdı. Bu defaki çok farklı oldu.
Her şeyden önemlisi, büyükelçiler dört gün boyunca, Güney Amerika’daki gelişmeleri Brezilya Dışişleri Bakanı’ndan, Uzak Doğu’yu Japon, Avrupa’yı Alman Dışişleri Bakanı’ndan, Orta Doğu’yu da Filistin Cumhurbaşkanı Abbas’tan dinlediler.
2010’un en önemli konusu sayılan Kıbrıs’taki pazarlıkları Mehmet Ali Talat’tan, Kürt sorununun ayrıntılarını MİT Müsteşarı ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’dan öğrendiler.
Türk toplumunun diplomatlarımıza bakışı genelde “monşerler” şeklindedir. Başbakan dahil, siyasetçimiz, iş dünyamız, akademik dünyamız, hem bir yandan hayranlık duyar, hem de bu monşer edebiyatından kendini kurtaramaz. Onlar için monşerler, sadece nota yazan, kokteyle giden, içine kapanık yaşayan insanlardır. Oysa gerçekler artık çok farklı. Diplomatlara artık “ağır işçi” demek daha doğru olur.
Nitekim, geçen haftaki toplantıda, diplomatlıklarının yanı sıra, ihraç ürünlerimizin satış bağlantıları, enerji hatlarının gerçekleşmesiyle ilgili brifingler de aldılar.
Dışişleri Bakanlığı’na artık bu kadro ve bütçe yetmiyor. Elbise dar geliyor. Hele Davutoğlu’nun temposuna ayak uydurabilmeleri için yeni kadro ve yeni bütçe gerekiyor.
Toplantılar sırasında, içinde yaşadıkları kabuğu da kırma kararı alındı. Üniversitelerde konferanslar vermek, ülke sorunlarıyla daha yakından ilgilenmek için bir harekat planı hazırladılar.
Dışişleri Bakanlığı, kurumlarımızın en aydın, dünyaya en açık olanlarının başında gelir. Umarız, bu iktidar durumun farkına varır da, Dışişleri’ni, monşerlikten gerçek statüsüne terfi ettirir.