Araplar, Filistin için ne yapıyor?

22 Kasım 2012, Perşembe 05:00
AA

Başbakan, Gazze konusunu gündeminden düşürmüyor. Hele son saldırıya tepkisi diğer Müslüman ülkelerden çok daha sert oldu. İsyan etmekte de çok haklı. İsrail’in artık “Kendimizi savunuyoruz” gerekçesi kimseleri tatmin etmiyor. Washington’a sırtını dayamış, zavallı Filistinlileri fütursuzca durmadan vuruyor. İnsanlık ile bağdaştırılamayacak bir tutumla karşı karşıyayız.

Bu açıdan bakınca Başbakan son derece doğru bir tutum alıyor. Erdoğan’ın bu konuşmaları arasında Mısır’da tekrarladığı bir başka yaklaşım daha var ki onu özellikle alkışlamak istiyorum. “...Gazze’yi kurtarmak için Arapların, diğer Müslüman ülkelerin ne yaptıklarını” sorguladı. Amerika, Rusya, Çin ve Avrupa’yı eleştirirken diğerlerini unutmadı. Son derece doğru bir saptama... Gerçekten de Araplar ne yapıyorlar? Diğer Müslüman ülkeler Gazze’ye neden sahip çıkmıyorlar?

[[HAFTAYA]]

Onca zenginliklerine, onca etkinliklerine rağmen sadece konuşuyorlar. Bahşiş verir gibi biraz da yardım ediyorlar, o kadar. Nedeni de basit... İşlerine geliyor. İç ve dış politikalarındaki avantajları kolluyorlar. Bir yandan Amerika’ya göz kırpıyor, öte yandan şikayet etmekle yetiniyorlar. Araplar ve diğer Müslüman ülkeler benim gözümde de en az Amerika kadar günah işlemektedir...

Bu Mehmet Ali gerçekten ben miyim?

Can Dündar’ın benimle ilgili kitabını, tahmin edebileceğiniz gibi bir nefeste bitirdim. “BİRAND-Bir Ömür, Ardına Bakmadan”. Hafta başından itibaren Can Yayınevi tarafından piyasaya verildi. Bir nefeste bitirdim, zira baskıdan çıkana kadar okumadım. Her şeyimi anlattım ve defteri kapattım. Kitap Can Dündar’a aitti. Benden sonra onlarca tanıkla konuştu, araştırdı ve yazdı. Can’a hayatımın en karanlık köşelerini de, dokunulduğu anda müthiş acı veren sinir uçlarımdaki iltihapları da anlattım.

Komplekslerimi, zayıflıklarımı, şanslarımı ve karanlık rüyalarımı da anlattım. Uzun yıllardır hiç düşünmek dahi istemediğim, aklıma geldikçe hafızamdan silmek istediklerimi ortaya döktüm. Acaba doğru mu yaptım? Neden bu kadar açık oldum? Kayınvalidem Cemile Garan’ın dediği gibi, “Anlatmaya ne gerek vardı? Bilen bilir, bilmeyen de bilmeyiverirdi”. Belki de sizlerin kafasındaki Mehmet Ali’nin imajını bozdum. Karşınıza bambaşka bir Mehmet Ali çıktı. Bilemiyorum.

Bildiğim bir şey varsa, o da gizli hayatların, insanların karanlık dehlizlerine tıkıştırdığı sırların hiçbir şeye yaramadığıdır. Bütün hayatımız, kendimizi olduğundan farklı göstermekle geçiyor. Yalancı bir rüya alemi yaratıyoruz ve sonunda kendimizi de inandırıyoruz. Sadece övgüler diziyor veya dizdiriyoruz. Öz eleştiriden nefret ediyoruz. Oysa sizin içinizi bilen, eninde sonunda ne olduğunuzu anlıyor... Ben hiç değilse kendimde bunu değiştirmek istedim. Gizliliği hiçbir zaman sevmedim. Kendilerini yüceltenlerden hep kaçındım. Saklayacak hiçbir şeyim yoktu. Utanılacak hiçbir şey yapmamıştım. Bundan dolayı, neyim varsa ortaya döktüm. Besbelli ki, bir yerde kendi kendimle hesaplaşmışım. Kitabı okuduğunuzda karşınıza birkaç farklı Mehmet Ali çıkacak. Kimini beğenecek, kimini beğenmeyeceksiniz. Hiç değilse gerçek Mehmet Ali’lerle karşılaşacaksınız.

* * *

Can Dündar, yıllardır tanıdığı, birlikte çalıştığı Mehmet Ali Birand ile yazar olarak arasına çok güzel bir mesafe koymuş. Eleştirmiş, anlatmış, tanıklarla yaptığı söyleşileri aktarmış, benim dahi unuttuğum günlük notlar ve mektupları bulmuş. Bir insanın romanını yazmış. Kendi hayat hikayem olmasına, büyük bölümünü bilmeme rağmen, “Aaaa gerçekten bu da olmuştu...” dediğim anlar çoktu. Öylesine akıcı bir kitapla karşılaştım ki, kafamı kaldıramadım. Son sayfaya geldiğimde yorulmuştum.

Cemre de aynı şeyi söyledi. “Bunları ben mi yaşamıştım? Hepsini aile olarak bizler mi yaşamıştık?” İnsanoğlu olaylarla mücadele ederken pek farkına varmıyor. Ne zaman hepsini bir araya getiriyor, o zaman sarsılıyor. Yorgunluğunu hissediyor. Can’ın romanını bitirdiğimde genç Mehmet Ali’ye üzüldüm. Sonra hayretler içinde nasıl ayağa fırladığını, nasıl her düşüşten sonra dikilebildiğini gördüm. Yaşadığı şanssızlıkları izledim... Eline geçirdiği şanslardan nasıl yararlandığını tekrar yaşadım. Her birimizin yaşantısı aslında çok kısa. Farkına varmadan bir anda bitiveriyor. Bütün bu yaşam süresince de etrafımıza duvarlar örüyoruz, boşu boşuna boş işler peşinde koşuyoruz. Abuk sabuk konularda gururlanıyor veya üzülüyoruz. Sonra hepsinin boş olduğunu anlıyoruz ancak iş işten geçmiş oluyor. Can Dündar, bu kitabıyla hem bana hem okurlarına bir hayat dersini hatırlattı: Kendimizi aldatmama dersi... Teşekkürler Can...