Bu akşam inadına maça gidiyorum...

18 Mart 2011, Cuma 05:00
AA

Benim gibilerine “delirmişiniz”, diyebilirsiniz. Kendi kendimize acı çektirmekten zevk mi alıyoruz? Hayır. Bence cesur birer GS’liyseniz bu akşam tribünleri dolduralım. Eğer biraz korkak bir Galatasaray taraftarı iseniz, o zaman bu gece mutlaka evinizde kalın. Yan gözle ve sinir içinde televizyonunuzu izleyin. Baktınız olmuyor, hemen kapatın ve bildiğiniz tüm kötü kelimeleri sıralayıp kulübün yönetimine ve futbolcularına etmediğiniz lafı bırakmayın. Ben aksini yapmak istiyorum.

[[HAFTAYA]]

İçim rahat olduğundan, takımımdan emin olduğumdan dolayı değil... Karşımızdaki Fenerbahçe’nin oynadığı futbola bakıp bizim ekiple karşılaştırdığımızda hiç de ümitlenilecek bir durum yok. Aslantepe’de paramparça olabiliriz. Ben yine de orada olacağım. Takımıma destek vereceğim. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, eğer bu takım koşarsa, eğer akıllı oynar ve kalbini ortaya koyarsa, Fenerbahçe’yi Aslantepe’ye gömebilir. Yeter ki, bizimkiler de orada olsunlar. Yeter ki, zamanında hepsini sırtımızda taşıdığımız aslanlar da sahada gerçekten aslanlaşsınlar.

O tribünlerin onlardan neler beklediklerini anlasınlar. Her şeylerini ortaya koysunlar. Bu yıl rezil oldu... Şimdiye kadar böylesine kötü, böylesine küçültücü bir dönem yaşanmadı. Başarısızlık hepimizi kararttı. Şimdi geriye bir tek beklentimiz kaldı... Siz Fenerbahçe’yi yenin, gerisini unutun. Biz unuttuk ve baltalarımızı gömmeye dahi hazırız.

Yeter ki, bu akşam bizim yüzümüzü güldürün. Aldığınız parayı hak ettiğinizi gösterin. Bu akşamki olası bir başarı, her şeyi değiştirmeyecek. Ertesi gün tam bir meydan savaşına girilecek ancak bu iç konular sonra devreye girecek. Siz bunları unutun ve sadece bir geceliğine milyonlarca GS’liye derin bir oh çektirin... Ne yapacaksanız yapın ancak yüzümüzü güldürün...

Ankara’nın Moskova’ya inanılmaz jesti

Başbakan’ın Moskova gezisinde bence atılan en önemli adım, böyle bir ortamda, Akkuyu Nükleer Santral Projesi konusunda en ufak tereddüte imkan bırakmayacak bir tutum sergilemesiydi. Doğrusu kamuoyu ile iletişim açısından bakılınca her iki liderin de, son derece cesur hatta riskli bir yaklaşımı benimsediklerini söyleyebiliriz. Tabii görüşmeler sırasında neler konuşulduğunu bilemiyoruz. Sadece basın toplantısındaki yaklaşımlara bakarak bir değerlendirme yapıyorum.

Aslında Türkiye’nin Rusya’ya kolay kolay başka hiçbir ülkenin -Japonya’da nükleer bir facia yaşanırken- göstermeyeceği inanılmaz bir güven jesti yaptığını söylememiz gerekir. Moskova aldığı sorumluluğun farkında mı? Düşünebiliyor musunuz? Rusya gibi, Çernobil faciası yaşamış, teknolojisi olsun, nükleer disiplini ve kadroları konusunda olsun büyük uluslararası güvenirliliği olmayan bir ülkeye, Türkiye açıkça “Ne olursa olsun ben sana güveniyorum ve projeye devam ediyorum...” diyor.

Dünya ayaklanmış, Japonya gibi her şeyi ile tam not alan bir ülkedeki durumu sorgularken, Ankara’dan böylesine bir destek geliyor. Erdoğan, Rus nükleer sanayiine altın değerinde bir hediye veriyor. Mutlaka ileride ekstra güvenceler aranacak, yeni pazarlıklar yapılacaktır. Ancak bu jestin şimdi ortaya konmasının anlamı bambaşkadır. Kendi kendime “Acaba Ruslar, yüklenmekte oldukları dev sorumluluğun bilincindeler mi?” diye sormadan edemiyorum.

Erdoğan istese kendini fazla bağlamaz, “Son gelişmeler karşısında yeni değerlendirmeler yapacağız” diyebilirdi. Yapmadı... Aksine Rus projesinin arkasında durdu. Ancak unutmamak gerekir, Erdoğan da kendi kamuoyunun nabzına çok önem veren bir siyasetçidir. Bu işlerde de “dost-ahbap ilişkisi yoktur”. Benim gözüm bundan böyle Moskova’nın üstünde olacak. Bu jestin karşılığında Ankara’nın sırtını sıvazlayacak mı? Örneğin, ısrarla karşı çıktığı doğalgaz faturasında destek verecek mi? Kıbrıs konusundaki katı tutumunu esnekleştirecek mi? Eee, dünya böyle döner. Sen benim sırtımı sıvazla, ben de senin sırtını sıvazlayayım...

 KİTAP KÖŞESİ

’Neler Yapmadık Şu Vatan İçin’

Milliyet Gazetesi’nin başarılı muhabiri Şükran Pakkan’ın ilk kitabı “Neler Yapmadık Şu Vatan İçin”, Postiga Yayınlar’ndan çıktı. Pakkan, hem gazeteciliği hem de akademisyen yanıyla çok farklı bakış açısına sahip güzel bir çalışma hazırlamış. Kitap bize gazeteci suikastlarından yola çıkarak, Türkiye’deki milliyetçilik ve medyayı anlatıyor. Pakkan, Türkiye’de bu zamana kadar katledilen 63 gazetecinin nasıl öldürüldüğünü anlatıyor. Her cinayeti araştırırken fark ettiği “gazeteci susturma içgüdüsüne” vurgu yapıyor. Mutlaka edinilmesi gereken çok özel bir çalışma. (Postiga Yayınları: 0212 501 51 07)

’Suların Getirdiği Padişah’

Ülkü’nün son romanı “Suların Getirdiği Padişah II. Selim”, Sayfa 6 Yayınları’ndan çıktı. Ülkü, Osmanlı’nın en güçlü dönemlerinde başa geçen 2. Selim’in hayatını anlatıyor. Sadece hayatını anlatmakla kalmıyor, şimdilerde televizyon dizilerinde bolca gördüğümüz saray entrikalarını da bizlere sunuyor. Konu padişahlar olunca, biri bir şey der, diğeri başka bir şey. Ülkü, II. Selim’in hayatına dair bazı sorulara da “resmi tarihe” karşı çıkarak cevap veriyor. II. Selim sarhoş, sefih birisi miydi; yoksa Osmanlı tarihinin en büyük strateji dehası mı? Meraklısı için “tarihin romanı”nı okuyun derim. (www.sayfa6.com)