Erdoğan'ın Erbil'e tarihi ziyareti...

26 Mart 2011, Cumartesi 05:00
AA

Bir Türk başbakanı, ilk defa Irak Kürdistanı’nın başkentini ziyaret edecek. Önümüzdeki hafta, bu açıdan tarihi bir gelişme yaşanmış olacak. Son derece önemsenmesi gereken bir gösteri. Türkiye, Irak Kürdistan Yönetimi’ni, dolaylı şekilde tanıdığını gösterecek. Bağdat’a resmi bir ziyaret sonrasında Erbil’e uğrayarak, Irak’ın toprak bütünlüğüne dikkat ettiğinin sinyalini de verecek. Bu tip ziyaretlerin sembolik önemi, içeriğinden çok daha büyük anlam taşır. Erdoğan, kim ne derse desin, son derece doğru ve gerekli bir adım atıyor.

[[HAFTAYA]]

Irak Kürdistanı ile Türkiye arasındaki ekonomik ilişkiler artık öyle bir noktaya geldi ki, bırakın sadece Güneydoğu’yu ayakta tutmayı, Türk ekonomisi için de son derece önemli bir ortak konumuna girdi. Bu ziyaret sırasında, temel sorun da tartışılacak. PKK’nın konumu, Barzani yönetiminin neler yapabileceği ve Ankara’dan beklentileri de ele alınacak.

Kürtler, kendilerini öylesine modernize ettiler ki, bölgenin en istikrarlı coğrafyasını yarattılar. Hem Irak açısından, hem de Türkiye’nin sınır boyunu tutan bir yönetim olarak Ankara için son derece güven duyulacak bir konumdalar. Erbil’in Türkiye’nin seçim sonrasında Kürt sorununa yaklaşımı konusunda da bazı önerileri olacaktır. İşte bundan dolayı Başbakan’ın Erbil ziyaretini tarihi nitelikte görüyorum.

Kürtler kendilerini unutturmamakta kararlı...

Bizler ne kadar unutmaya, seçimler sonrasına kadar rafa kaldırmaya ve bir süre için gündemden düşürmeye çalışırsak çalışalım, Kürt sorunu kendini unutturmuyor. Hatta gündemi canlandırmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Çok merak ettiğim konu, iktidar partisi, seçim sonrası ne yapacağının hazırlıklarına şimdiden başladı mı yoksa “...önce seçim sonuçlarına bir bakalım, ondan sonra harekete geçeriz” yaklaşımında mı?

Abdullah Öcalan ile bir şeylerin hazırlandığı, hiç değilse fikir alışverişinde bulunulduğu anlaşılıyor. Peki sonra ne olacak? Ankara’da gizli dahi olsa bir çalışma yapıldığının kokusunu alamıyoruz. Eğer seçim sonrasında da ipe un serilecek ve lafın dışında hiçbir adım atılmayacaksa, korkarım terör hortlatılacak ve sokaklar yine kan gölüne dönecek.

AK Parti hem PKK hem de Kürt sorunu konularında, şimdiye kadar en cesur adımları atan hükümet oldu. Ancak nefesinin tükendiği gibi bir yaklaşım içinde. Neyse, bunun doğru olup olmadığı, seçim sonrasında anlaşılacak. Seçim sonrası beklentileri arttıkça da, nükleer reaktörlerdeki ısının yükselmesi gibi radyoaktif patlamanın yaklaştığı hissine kapılıyorum.

Yazıcı, iktidarın kitap sıkıntısını çok açık anlattı

Artık Ahmet Şık’ın yayınlanmamış kitabı için yapılan baskınlar hakkında söylenecek bir şey yok. Bundan daha saçma bir olay düşünülemez. Mahkemenin aldığı kararın tutulacak hiçbir yanı yok. Son derece önemli bir dava komedi dükkanına döndürülüyor. Üstelik, bu davayı savunanlar, yürütülenler tarafından sabote ediliyor. Bu inanılmaz olayı bir yana bırakacağım, nasılsa ileride tekrar tekrar konuşacağız, zira yakın geçmişte, Türkiye’de böylesine absürd bir “fikir özgürlüğü kanseri” yaşanmadı.

Benim en çok dikkatimi çeken nokta, Devlet Bakanı Hayati Yazıcı’nın dünkü Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan sözleriydi. Yazıcı, iktidarın bu gelişmeden ne kadar rahatsızlık duyduğunu çok açık şekilde ortaya koydu. “Olur mu böyle şey” demesi anlamlıdır. İktidar, kendi çocuğu olan Ergenekon’u da korumak istiyor ancak bazı gelişmeler sonucunda bu çocuğun giderek bir canavara dönüştüğünü görüyor.

Hem müdahale edemiyor hem de yaşananların faturasının kendine çıktığını da görüyor. Yani Tarzan zor durumda... Ne olursa olsun, seçimlere kadar ve en kısa sürede, iktidar partisinin bu duruma el atması gerekiyor. Yoksa gerçekten fatura AK Parti’ye çıkıyor.

Tuncay Özkan’dan mektup var...

Ergenekon davasındaki en tutarsız tutuklamalardan biri -şu anda dahi hâlâ ortaya çıkarılmayan delil yokluğundan dolayı- Tuncay Özkan’dır. Mustafa Balbay ile birlikte, adalet geciktikçe simgeleşiyorlar. Geçen hafta bir mektup yollamış. Sesini duyurabilmesi için sizinle paylaşmak istiyorum: “...Tam 30 aydır tutukluyum. 10. günümü de tecrit hücresinde yalnız tamamladım. Ben gazeteciyim. Bu davada da sadece gazetecilik yaptığım, muhalif olduğum, sivil toplum kuruluşu faaliyetlerim nedeniyle tutuluyorum. Terör, cebir ve şiddet kullanarak AKP iktidarını devirmeye çalıştığım iddiasının delilini ortaya koymayan, bunu ne zaman yaptığımı açıklamayan bühtandır (kara çalma, iftira). Mahkemede, savcılıkta, poliste 30 aydır aynı soruyu sordum. Savcılara göre bana suçum söylenirse “İhsas-ı rey” olur. Üstelik onlara göre şaka değil bunlar. Ergenekon hukuku. Suçum muhalif gazeteci olmaktır. Davada adı geçen 27 gazeteciyi değil plan, pilav yapmak için dahi bir araya getiremezsiniz. Ben seçilmiş düzenin gazetecisi olmayı reddettiğim, muhalif olduğum için, muhalif gazeteci olarak canlarını sıktığım için 30 aydır tutuklu ve tecritim. Gerisi bühtandır. Kim aksini söylüyorsa hodri meydan. Sizin aracılığınızla soruyorum: “Nerede terör eylemim?” “Nerede, ne zaman cebir ve şiddet kullanarak iktidarı yok etmeye çalışmışım?” İşin içindeki gariplik açıkça ortada değil mi?

GS’nin kader kongresi yarın yapılacak...

Galatasaray’da yarın taşlar dökülecek. Adnan Polat yönetimi hem eleştirileri yanıtlayacak hem de ibra edilmeyi bekleyecek. Muhalifler henüz ne yapacakları konusunda kesin bir karara varmış değiller ancak genel eğilim, ibra etmeyerek genel kurula gidilmesi yolunda. Adnan Polat da gücünü deneyecek. Aslına bakılacak olursa, bu yönetimin tılsımı bitti.

Ancak Adnan Polat ne zaman seçime gideceğini kendi kararlaştırmak istiyor. Şimdi mi seçime gidilmeli yoksa gelecek yıla kadar beklenmeli mi? Fazla beklemenin anlamı yok. Değişim geciktikçe zaten hırpalanan GS markası daha da örselenecek. Uzatmamak gerekir. GS artık yeni bir yapılanma sürecine girmeli. Gecikildikçe yıpranma derinleşecektir.

Aysal’ın adaylığı her şeyi değiştirebilir...

Ünal Aysal, özellikle yurt dışında çalışan, son derece başarılı ve zengin bir iş adamı. Ne şöhrete ne de işleri için zemin hazırlamaya yönelik girişimlere ihtiyacı var. Parasını da kulüp için harcamaya hiç mi hiç niyeti yok. Hedefi Galatasaray’ı borçlandırmak değil, Galatasaray’a devamlı gelir kaynakları yaratmak. Ünal Aysal’ın boğazına basıldı ve resmen adaylığını açıklaması dışında başka hiçbir çıkış noktası bırakılmadı. O da, kabul etti. Eğer Ünal Aysal, GS’nin entrikalar dolu labirentleri arasında boğazlanmaz ve gerçekten genel bir destek bulursa, kulübün başına geçmeye hazır. Ancak bu defa bizim alıştığımız bir başkanlık değişimi yaşanmayacak.

Ünal Aysal, futbolda şampiyonluğu garanti etmek için aday olmuyor. GS’yi değiştirmek, temelden bir reforma gitmek, kulübü iflastan kurtarmak, sağlam bir ekonomik ve yönetim yapısına kavuşturmak için kolları sıvıyor. Kim, hangi işi daha iyi biliyorsa, o isimlerle çalışacak. Önceliği kulübün ayaklarının üstünde dikilmesini sağlamak. Ünal Aysal, bildiğimiz geleneksel genel başkan olarak değil, dev bir şirketin CEO’su olarak gelmeyi planlıyor. Alışılmamış bir yaklaşım. Entrikaların üstünde ve çok şeffaf bir konum planlıyor.

GS’ye birkaç yıl süreyle acı ilaç içirecek ancak ileride bir Manchester United veya Chelsea gibi işleyen, kârlı, zengin, dolayısı ile istediği futbolcuyu alıp şampiyonluklara koşacak bir mekanizma yaratmaya çalışacak. Uzun süreli bir koltuk merakı da olmadığına göre, görevini tamamlayıp yerini genç yöneticilere bırakacak. Tabii GS’nin sadece dedikodu ve komplodan hoşlanan ve kan görünce hemen saldıran kesimleri nefes aldırırlarsa... Bence GS’yi temelden kurtarmanın son fırsatı Ünal Aysal olacaktır.