Demirtaş'tan ne beklenemez?

07 Ağustos 2015, Cuma 05:00
AA

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 2 Mart 1994 günü DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılıp Hatip Dicle ve Orhan Doğan polis tarafından yaka paça gözaltına alındığında buna tepkimi 1995 yılındaki seçimde göstermiştim. O yıl yapılan seçimlerde oyumu HADEP’e verdim. Silivri’de tutuklu olduğum 2011 yılında KCK operasyonlarında haksız tutuklamalar yapılırken, ellerine plastik kelepçe vurulan bir çok siyasetçinin fotoğrafları basına servis ediliyordu. Ben de 12 Haziran 2011 seçiminde oyumu HDP’nin bağımsız adayı Levent Tüzel’e verme kararı aldım. Ancak seçim kampanyaları sürürken 4 Mayıs 2011 günü Kastamonu’da AKP mitinginden dönen konvoyun arkasındaki polis aracına terör örgütü PKK saldırı yapmış, Recep Şahin isimli polis şehit olmuştu. Ertesi gün eşinin ve çocuğunun fotoğrafları gazetelerdeydi. O gün kararımı değiştirdim. Çünkü ben oyumu, demokrasi için barış için verecektim ama birileri siyasi umutlara kan bulaştırmak niyetindeydi. Ben insan hayatını siyasete araç edenlerden değildim. Ölüm bir yöntem, ölenler bir rakamdan ibaret değildir benim için. Hiçbir ama hiçbir siyasi kavga insan hayatından değerli olamaz.

Tek taraflı sesleniş

Selahattin Demirtaş, seçim öncesi söylemleri ile barış uğruna bedel ödemeyi göze alan siyasetçi profili çizdi. Bu umutla sandığa gidenler HDP’nin oyunu yüzde 13’e çıkardı. Dolmabahçe mutabakatının sonlanmasının ardından PKK’nın 11 Temmuz’da çatışmasızlık kararını kaldırması sonrası saldırılar başladı. Siyaset değil savaş bir kez daha kazandı. Tam bu noktada Demirtaş’ın ne yapacağı çok önemliydi. Ama o “Sana savaş yaptırmayacağız” gibi yalnızca Erdoğan’a seslenen tek taraflı sloganla işi halletmeye çalışırken “Eller tetikten çekilsin” gibi sonuçsuz öneriler getirdi. Oysa PKK’lı teröristler, asker ve polislerin elleri tetiğe dahi gidemeden arkadan, ensesinden vuruyor, mayınla tuzak kuruyordu. Genç bir siyasetçi olarak Demirtaş’tan beklenen haksızlık kimden gelirse gelsin karşı olmaktı. Demirtaş’ın İngiliz Financial Times gazetesinde yayınlanan röportajı da buna cevap verir gibiydi. Gazetede Demirtaş’ın, Doğubayazıt'taki intihar saldırısı da dahil olmak üzere PKK'nın misilleme taktikleri için 'kirli' dediği belirtiliyordu. Doğru, PKK’nın saldırıları kirliydi. Ama Demirtaş böyle bir söz söylememişti. HDP hemen şu düzeltmeyi yayınladı; Demirtaş’ın “Ceylanpınar'da, yatağında uyuyan 2 polis katledildi, çok provokasyon kokan kirli bir eylemdi ve onu da büyük ihtimalle PKK'ya yakın kişilere yaptırdılar. Ve bir anda PKK'ya karşı büyük bir saldırı dalgası başladı” dediğini açıkladı.

Barış için bedel

Elbette söylemediği bir söz söylenmiş gibi yazılmamalı. Zaten yanılgı Demirtaş’ın PKK’nın saldırılarına “kirli” demesini bekleyenlerde. Onun bir sınırı var, anlaşıldı ki asıl söz hakkı siyasetin değil Kandil’in. Oysa nasıl ki, Türk savaş uçakları Kandil’deki Zergele kampı ya da köyünde adı ne olursa olsun sivillerin ölümüne yol açan bombardımana “katliam” diyebiliyorsak, PKK’nın yaptıklarına da terör diyebilmeliyiz. Nasıl Uludere’de 34 masum insan bombalarla öldürüldüğünde “katliam” dediysek, Urfa’da uykudaki iki polisin enselerinden vurulmasına “kalleşlik” diyebilmeliyiz. Yardım için çağırdıkları trafik polislerini kurşunlayan PKK’lıları lanetleyebilmeliyiz. Eşinin ve kızının yanında bir subayı şehit edenlere, mayınla, bomba yüklü araçla askere tuzak kurana “teröristler” diyebilmeliyiz.

En önemlisi “kan varsa böyle siyasette ben yokum” diyebilmeliyiz. Barış için bedel ödemeyi göze aldığında siyasetçi olunacağını bilmeliyiz.