Yakma imha et!

27 Mart 2011, Pazar 05:00
AA

Fahrenheit 451, kitap kağıdının yanacağı ısı derecesi... Adı bilinmeyen bir ülkeyi yöneten baskıcı iktidar, itfaiyeye kitap yakma görevini vermişti. Çünkü kitaplar “dolu ve hedef almış bir silah kadar tehlikeli”dir, çünkü kitaplar bir insanın fikrini değiştirebilir, onu aydınlatabilir! Ortaçağda kitapları değil, kadınları yaktılar. Yakmak için de gerekçe olarak “Cadı” dediler onlara. Çünkü onlar, Ortaçağ karanlığı içinde emirlere itaat etmeyen, etraflarını aydınlatan zeki kadınlardı. Öyleyse yok edilmeleri, yakılmaları gerekiyordu! Tıpkı kitaplar gibi. İtfaiyeciler evlere giriyor, sağa-sola saklanmış kitapları buluyor, onları meydanın ortasında yakıyordu Fahrenheit 451 derecede. İnsanlar, sevdikleri kitapları kurtarmak için onları saklıyor ama itfaiyeciler sakladıkları yerden buluyordu o kitapları. Çünkü evdeki duvar büyüklüğündeki televizyon ekranı iki yönlüydü, sadece seyredilmiyor, aynı zamanda seyrediyordu, bir büyük gözdü, o evin içinde yapılan her şeyi görüyor, konuşulan her şeyi duyuyordu.

[[HAFTAYA]]

Devlet, elindeki bu televizyonla insanları yönetiyordu. Büyük gözaltı! Buna tek engel kitaplarsa, o kitaplar yok edilecekti. İnsanlar, kitapları saklayabilmek, ilerde daha aydınlık bir dönemde o kitapları yeni kuşaklara bırakabilmek için bir yöntem buldu: Kitapları ezberlemeye başladılar! Ormanda buluşuyor, ellerinde kalan kitapları ezberliyorlardı, biri Shakespeare’i, biri Voltaire’i, biri Balzac’ı ezberliyordu. Her biri bir “kitap insan” oluyordu! Fransız yönetmen Truffaut’nun, ünlü Amerikalı yazar Ray Bradbury’nin aynı adlı romanından 1966’da çektiği filmi izlerken en çok etkilendiğim sahne, o insanların kitapları ezberlemeye çalıştığı sahne olmuştu!

USB yeter

Şimdi bilgisayar ve internet çağı. Kitapları yakmaktan önce bilgisayardan yok etmek gerekiyor. Ve polis matbaayı basarak daha basılmamış bir kitabı “delete” ediyor, Delete; imha etmek, yok etmek, öldürmek! Öldürülen, fikirdir. Bilgidir. Anayasamıza göre fikir suç değil. Basıldığı zaman içinde suç unsuru varsa takip edilir ve toplatılır. Ama “ileri demokrasiyle yönetilen”, “basını Amerika basınından bile daha özgür olan” Türkiye’de artık basılmamış kitap taslağı, bilgisayardan “delete” ediliyor. “Bundan sonraki aşama Ahmet Şık’ın beynini yok etmektir” diyordu bir arkadaşı. Ahmet’in kitap taslağını, “imha kararı” veren savcı ve bunu talep eden polisler dışında kimse okumamış! Herkes merak ediyor kitapta bu kadar tehlikeli ne olduğunu. Emniyet Müdürlüğü’nün 49 sayfalık raporuna bakılırsa kitapta emniyet teşkilatı içindeki Gülen örgütlenmesi ve Fethullahçı emniyet mensuplarının kimlikleri var. Raporda, kitaptaki iddiaya göre, emniyet içindeki bu örgütlenme ile TSK’nın karşısına alternatif bir güç oluşturulduğu anlatılıyor. Hasdal’da 200’e yakın muvazzaf subay tutuklu. Acaba? Ve polis bu kitabın yayınlanmasını fevkalade sakıncalı buluyor. Kitapların yok olmaması için ezberlemeye gerek kalmadığı bir teknolojik çağda yaşıyoruz. Bir usb, flash bellek... Avuca sığıyor. Delete edilmesini istemediğiniz kitapları, taslakları flash bellek’e kopyalayıp yurt dışına yollayın. Yoksa “şık olmayan” şeyler oluyor. Fikir yok ediliyor.

Yaralı imparator

İbrahim Tatlıses’i vurulduğu günden bu yana ziyaret etmeyen kalmadı. En son Başbakan Erdoğan da yoğun bakımda ziyaretine gitti ve birlikte çektirdiği fotoğrafları, devletin ajansı gazetelere servis etti. Böylece çok merak edilen, hasta yatağındaki İbo’yu gördük. Bir tarafını hareket ettiremediği belli, yorgun ve kafatasından bir kaç kemiği eksik bir halde görüntülenmek ister miydi acaba İmparator, egosu şişik bir sanatçı olan İbo? Bu fotoğraf, kimin popülaritesi uğruna çekildi? İbo’nun mu başbakanın mı? İkisinin de birbirinin şöhretine ihtiyacı olmadığı düşünülürse ‘koyun can, kasap et derdinde’ görüntüsüne ne gerek vardı? İbo bu fotoyla adaylığı garantiledi diyelim, Başbakan neyi garantiledi? Beyni hasar görmüş ama sağ elini kaldırıp indirebilecek bir milletvekili mi? Zaten fazlasına ne gerek var!