'Atatürk kürek çekerken ben arkasından yüzerdim'

Ara Güler, fotoğrafın efsane ismi. Çektiği bir fotoğrafı eğer sergiden almak isterseniz fiyatı 3500 euro. Kendisine 'fotoğraf sanatçısı' denilmesine çok kızıyor; “Ben foto muhabiriyim” diyor. Ara Güler, fotoğraflarıyla 4 savaş aktardı. Ressam Picasso, Dali, Chagall ile yönetmen Alfred Hitchcock'ın fotoğraflarını çekti; röportajlar yaptı. Ara Güler 84 yıllık hayatını anlattı

09 Aralık 2012, Pazar 05:00
A A
'Atatürk kürek çekerken ben arkasından yüzerdim'

SERAL CUMALI

seral.cumali@posta.com.tr

Babam (Dacat Bey) Şebinkarahisar Yaycı Köyü’nde doğmuş. Annesi Maryam cebine yemişler doldurup İstanbul’a okumaya yolluyor. Tıbbiye Eczacı Mektebi’ni bitirdikten sonra Çanakkale Savaşı’na katılıyor. O zaman Ermenileri askere almıyorlardı, babam eczacı olduğu için Sıhhiye Bölüğü’ne almışlar. Çanakkale’de iki kez bacağından yaralanıyor. “Siz Ermenisiniz” muhabbeti olunca, ben Çanakkale’de gazi oldum, sen ne yaptın bu vatan için?” diye çıkışırdı. Annem (Verjin Hanım) İstanbul’a Mısır’dan gelen köklü bir ailenin kızı. Babası Kirkor Efendi İstanbul’un hatırı sayılır zenginlerinden. Tekne ve gemi tamirhanesini Kurtuluş Savaşı’nın Milli Müdafaa örgütüne tahsis etmişti. Torna tezgahı kapanmasın diye yanında çalışanlar askere alınmıyordu.

“Dadılarla, ipekler içinde büyütüldüm”

16 Ağustos 1928’de Beyoğlu Talimhane’de evde ebe doğurttu beni. Soyadı Kanunu çıkınca babam Güler soyadını aldı. Beyoğlu’nda ecza deposu sahibinin tek oğluydum. Bakımımı dadı Ağavni üstlenmişti. Dadılar, hizmetçiler, ipekler içinde büyüdüm. Sakin bir çocuktum. Kurşun askerlerle uslu uslu oynardım. Yazları 10 sene Suadiye’ye sonra Büyükada’ya, 3 sene de Florya’ya gittik. Atatürk Florya Köşkü’ne gelip denize girer, sandalda kürek çekerdi. Ben de Atatürk’ün arkasında dolanır, yüzerdim. Fotoğraflarda arkasında dolanan veletlerden biri benim belki de. Halkla arasına barikat kurulmazdı. Çizgili mayosuyla yalnız başına denize girerdi. Öldüğünde 10 yaşındaydım. Babam beni Atatürk’ün naaşının bulunduğu Dolmabahçe Sarayı’na götürdü. Herkes ağlıyordu.

“Ben fotoğraf sanatçısı değil foto muhabiriyim”

Babam zengindi ama Varlık Vergisi geldi, babamın şevki kalmadı... Evdeki fotoğraf makinalarıyla oynarken bir gün babamın verdiği para ile ilk fotoğraf makinemi aldım. Önüme gelen her şeyi çekiyordum. Foto muhabiri olarak Yeni İstanbul gazetesinde işe başladım. Hayat mecmuası ve Hürriyet’te foto muhabirliği yaptım. Foto muhabirleri olayları en doğru şekilde yansıtan gazetecilerdir; fotoğraf olayı çarpıtmdan verir. 4 savaşta foto muhabirliği yaptım. Kore Harbi’nde 98 gazeteci öldü, 3’ü yazar gerisi foto muhabiriydi. Tehlikeler atlattım. Çok gezerdim. Yine dolaşırken tesadüfen rastladığım Aphrodisias’ta çektiğim fotoğraflar üzerine kazılar yapıldı. Büyük fotoğraf arşivim ben ölünce Ara Güler Vakfı’na kalacak.

“Picasso aydınlattı Dali kapı dışarı etti”

Çok önemli kişilerin fotoğraflarını çektim. 1956’dan itibaren Time, Life, Paris Match, Stern gibi büyük yayınlarda çalışmış olmamın bunda payı var. Leica’m ve ben Picasso ile 4 gün geçirdik. Beni aydınlattı, dünyaya bakışımı değiştirdi. Röportaj yapmak için Salvador Dali’ye gittim, “Ben ünlü bir adamım, on dakika fotoğraf çekmek için 25 bin dolar isterim” diyerek beni kapı dışarı etti. Akşam buluştuğum kız arkadaşım Ginesta’ya anlatınca, “Hiç aldırma, o benim vaftiz babamdır” dedi.

Ertesi gün birlikte gittik, Ginesta’ya sarıldı; bana “Sizi bir yerden hatırlıyorum” dedi. Bir gün önceki tatsız olayı hatırlatmak istemedim, “New York’taki basın toplantınızdan, Life için sizinle röportaj yapmıştım” dedim. Oysa York’a hiç gitmemiştim. Dünyada gitmediğim yer yok gibi, Burma’dan Japonya’ya, Hindistan’dan Endonezya’ya kadar her yere gittim. Doğuya gitmeyi seviyorum, bir şey öğreniyorsun.

‘Eşlerimin işimde büyük rolü oldu’

İlk karım Perihan, Amerikan Haberler Merkezi’nin Türk müdürüydü. O 23, ben 46 yaşındaydım. 1975’te bir gün “Yarın saat 2’de evleniyoruz” dedim. İşinden çıkıp yürüyerek geldi. Nikahtan sonra o işe gitti, ben Cağaloğlu’na. Çok iyi İngilizce biliyordu; dünya çapında bağlantılarımın yazışmalarını o yaptı. 4 yıl sonra boşandık. İkinci eşim Suna’nın annesi Türkiye’nin ilk kadın milletvekillerinden Tezer Taşkıran. Dedesi, Atatürk’ün kadrosundan, Anadolu Ajansı’nın ilk yönetim kurulu başkanı Ahmet Ağaoğlu.

 

Suna ile Papirüs Bar’da karşılaşırdık. Beraber yaşamaya başladık. Dünya turuna çıktık. 1984’te evlendik. Redhouse Yayınevi’nden, emekli olup benimle gezmeye başladı. O da çok iyi İngilizce biliyordu. Röportajlarımı ben anlatırdım, o yazardı. Araştırmalarımı yapar, bağlantıları kurardı. Endonezya’da kelle avcıları ile çok tehlikeli bir röportaj yapmaya giderken de benimle geldi. 30 sene birlikteydik. Bizim meslek çapkın mesleğiydi. Ama evlendikten sonra gayet namuslu yaşadım. İki sene evvel kaybettim Suna’yı...

(02.12.2012 tarihli Posta Karnaval'dan alınmıştır.)

Sıradaki haber yükleniyor...