Ercan Kesal: İzlediklerinizin gerçek olmadığını kavrayamıyorsanız, bu dizilerin suçu değil

O sadece bir oyuncu değil; şair, yazar, senarist, doktor, hastane yöneticisi ve oyuncu... Hatta 48’inde kamera karşısına geçen, 53’ünde ‘En iyi erkek oyuncu’ ödülü alan tek isim olabilir. En son ‘Çukur’ dizisindeki İdris Koçovalı rolü ile herkesi kendine hayran bırakan Ercan Kesal ile hem yeni kitabı ‘Velhasıl’ı, hem dizileri, hem de hayatını konuştuk.

26 Ekim 2019, Cumartesi 07:26 Son Güncelleme:
A A
Ercan Kesal: İzlediklerinizin gerçek olmadığını kavrayamıyorsanız, bu dizilerin suçu değil

Alev Gürsoy Cimin/ POSTA

alev.gursoy@posta.com.tr


● Yeni kitabınız ‘Velhasıl’ ile başlayalım. Ne güzel bir isim bu…

Adı ile müsemma olan bu kitap yılların bakiyesi ve birikimi. Hani derler ya “Velhasıl-ı kelam” işte tam da bu. İlk kitabım 2013’te yayımlandı ama ben 1980’lerden bu yana hep yazıyordum. Tıp Fakültesi’nde okurken bile yazıyordum. Tam 9 kitap yazdım. Tüm yazılarımı toparladım ve okur, her şeyime şahit olsun istedim. Sonuç olarak ortaya ‘Velhasıl’ çıktı.


● Sadık bir okur kitleniz var mı?

Türkiye’de sadık okurlar hep vardır. Çok okurlar ve hayatlarını okumaya adamışlardır. Beni de elbette okuyorlar. Son iki yıldır çok popüler olan ‘Çukur’ dizisinde başrol oynadım. Bu da tanınırlığımı artırdı. Aslında öncesinde de birçok sinema filminde oynamıştım. Ayrıca bir gazetede yayınlanan öykülerimle de çok sadık bir kitlem oluştu.


● Sizce okuyan bir toplum muyuz? Bazıları bunun aksini iddia ediyor.

Çok da haksızlık etmemek gerek. Yayınevleri kitap basmaya devam ediyor. Okuyan ama bir yandan da yazan bir kitle var. İnsanlar hiçbir şey yapmasa kendi blog’larını kuruyor. İfade etmeyle ilgili çok bir sorun kalmadı. Çok okuyan bir süre sonra ister istemez yazıyor. Bence yazmayı kışkırtan şey, çok okumaktır. Benim de kitaplarla iç içe geçen bir hayatım oldu.


Kitaplarımı okurla muhabbet eder gibi yazıyorum


● ‘Velhasıl’ı neden okumalıyız?

Bu kitap ‘Peri Gazozu’ ve ‘Cin Aynası’ kitaplarımın akrabası gibi... Benim edebiyatçı tarafım oyunculuğuma, senaristliğime ve yönetmenliğime çok benziyor. Kitaplarımı hayatın içinden samimi, okurla muhabbet eder gibi yazıyorum. Ağdalı, ağır dili sevmiyorum.


● Doktor, oyuncu, yönetmen ve yazarsınız. Hepsi bir arada zor olmuyor mu?

Uğraştığınız alanlar birbirine benziyor ve birbirini besliyorsa zor değil. Çok kitap okumam oyunculuğumu besliyor. Oyunculuk sadece bir şeyi taklit etmek değil, derinleştirmektir.


Hastalarımın sır kâtibiyim

● Doktorluğunuz nerede durdu?

Tam da hastaların bana hikâye anlattığı bir yerde durdu. Doktora gittiğinizde sadece hastalığınızı anlatmazsınız. İyi doktor size doğru sorular sorar ve siz de bütün aile hikâyenizi, çocukluğunuzu, geçirdiğiniz ameliyatları, ailede hastalık olup olmadığını anlatırsınız. Ciddi bir hastalığınızın olup olmadığı bunları anlattığınızda ortaya çıkar, bazen farkında olmadan kimseye anlatamadığınız sırlarınızı da anlatmış olursunuz. Ben de hastalarımın aslında sır kâtibiydim...


● Doktorluğunuz aktif devam etmiyor ama değil mi?

Artık yapmıyorum. Mecburi hizmetten sonra da uzun yıllar Anadolu’da görev yaptım. İstanbul’a geldiğimde de kendi hastanemi kurdum. Özel bir hastane işletiyorum. Böylece hastalarımla ya da hasta yakınlarımla ilişkim kopmadı.


Her birimiz şiddet uygulayan birer suçluyuz


● Şiddet görüntülerinin bol olduğu ‘Çukur’un başrollerindendiniz. Son zamanlarda şiddet barındıran dizilerin artması çok eleştiriliyor. Ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Şiddet geçmişte de vardı. ‘Çukur’la ya da diğer dizilerle olmadı. Bunu söylemek insafsızlık gibi geliyor bana. İzlediklerinizin gerçek olmadığını kavrayamıyorsanız, bu dizilerin suçu değil. Ben ‘Godfather’dan çok etkilenmişimdir ama hiçbir zaman kalaşnikofu alıp da sokağa çıkmadım. Kimse uyguladığı şiddeti bir televizyon dizisine mal edip kurtulmaz. Ayrıca hepimiz birbirimizin hayatlarına farkında olarak ya da olmayarak o kadar şiddet uyguluyoruz ki!

● Nasıl?

Her birimiz birbirine sözel ya da fiziki şiddet uygulayan birer suçluyuz. İlişkilerimizdeki yapaylık bile bir şiddettir. Bir işyerinde kariyeri için yapmayacak şeyi olmayan birinin arkadaşına verdiği zararı düşünün. Emin olun onun uyguladığı şiddet, somut şiddetten daha güçlüdür. Ve insanlar bunu çoğu zaman farkında olmadan ya da göstermeden yapıyor.


● Ne olursa olsun izlediklerimiz bazı şeylere bizi alıştırıyor olabilir. Ölüm kelimesi bile artık kulağa kolay geliyor.

Sonuna kadar katılıyorum. Öldürme ve ölme meselesini fazlasıyla estetize ediyor olabiliriz. Dizilerde insanlar çat diye öldürüyor ya da öldürülüyor. Oysa insanlar kolay ölmez. Her şeyi kolaymış gibi sunmak bizim ona alışmamızı ve normalmiş gibi görmemizi sağlar. Reyting uğruna bu kadar kışkırtıcı olmak doğru değil.


Türkiye'de oyunculuk keyifli değil, set şartları çok ağır

● 48’inizde oyunculuğa başlayıp, 53’ünüzde ‘en iyi erkek oyuncu’ ödülünü almanız da çok etkileyici. Bu sizi nasıl etkiledi?

Marifet iltifata tabiidir elbette. Mutlaka hoşuma gidiyor ama yaşanmışlığın bağışladığı bir sakinlik de var. Başıma ne gelirse gelsin şükretmeyi öğrendim. Ben rol yapmayı bilmiyorum; oynamıyorum o oluyorum.

● Oyunculuk göze de kulağa da daha renkli bir meslekmiş gibi geliyor sanki?

Marifetlerim arasında oyunculuk en zoru. Doktorsanız hastayı ya da hastalığı bilirsiniz ama oyunculuk öyle değil. Türkiye’de oyunculuk dışarıdan görüldüğü gibi keyifli değil. Set şartları çok ağır. Sette oyunculuk performansınızın dışında oyuncuyu etkileyen o kadar çok faktör var ki... Bir yağmur yağar ve tüm plan alt üst olur. Üstelik her hafta yetiştirmek zorunda kaldığınız 140 dakikalık bir iş var.

● Herkes şikâyetçi aslında bu uzun set saatlerinden... Bu işten birisi şikâyetçi değil ama kim? (Gülüyor)

Orası paranın döndüğü bir alan, oyuncu arkadaşa bir rol teklifi geldiğinde “Bunun süresi çok uzun, ben oynayamam” diyemez ki. Başka geliri yok, mesleği de o. Ekmek teknesi. Zaten o reddetse hemen bir başkasının o rolü kabul edeceği gerçeği de var.


Kendiyle çok uğraşan ve didişen bir karakterim var

● Çok sert mizacınız var ama konuşunca öyle olmadığınızı anlıyor hemen insan.

“Ben, bir başkasıdır!” demiş Arthur Rimbaud. Haklı galiba... İnsanın kendiyle ilgili konuşması zordur. Her seferinde şaşırarak bakarım kendime. Kendiyle çok uğraşan ve didişen bir karakterim var. ‘Nasipse Adayız’ kitabım bile kendime olan kızgınlığımın ve sitemimin kitabıdır.


Tüm dünya bir çeşit akıl tutulması yaşıyor

● Ülkenin iklimini nasıl buluyorsunuz?

Zor günlerden geçiyoruz. Sadece Türkiye’ye ait bir zorluk değil. Tüm dünya bir çeşit akıl tutulması yaşıyor. Bütün dünyayı tek bir millet haline getiren kapitalist düzen bence kendi krizinin etkilerini bize yaşatıyor. İnsanların hepsi tüketici olarak tek bir tipe indirgenmiş. “Yaşayalım, tüketelim, yaşlanalım, ölelim ve yerimize yenileri gelsin” anlayışı var.


Ekranda izlerken kendimden çok etkileniyorum

Bazıları ekranda kendisini izleyemez hatta kendi ses tonuna tahammül edemez. Siz kendinizi izleyebiliyor musunuz?

Ekranda kendimi izlerken çok etkileniyorum. Karakter için “Böyle biri var” diye hissediyorum. Tıpkı gerçek gibi… Sonuçta ekranda hayatın gerçeklerini canlandırmaktan başka bir şey yapmıyoruz.


Anam evimizin gizli reisiydi

Sizin hikâyeniz nedir? Nasıl bir ailede büyüdünüz?

Kasabada daha çok rençberlik yapan ailelerin oturduğu eski bir Avanos evinde doğdum. Sülalemiz ‘Köseler’ olarak bilinir. Babam uzun yıllar dededen kalma işimiz olan çiftçilikle uğraştıktan sonra gazozculuğa heves etmiş. 1952 yılında bölgenin ilk gazoz imalatçısı olmuş. Abilerim ve benim tüm çocukluk ve gençlik yıllarımız gazozhanemizde geçti. Anam evimizin gizli reisiydi. Ömrü halı dokumakla ve çalışmakla geçti. Emeğe, çalışmaya iman etmiş, iyilikle anılan, cömert bir ailenin okumaya meraklı en küçük çocuğuydum.


Eşim benim yoldaşım

● Eşinizin hayatınızdaki yerini nasıl tanımlarsınız?

Dostum, yoldaşım, şansım, Poyraz’ın çok kıymetli annesi.


Bu haberi de okudularErcan Kesal kimdir, kaç yaşında ve nereli? Nazan Kesal kimdir?

Sıradaki haber yükleniyor...