Kore'de öğrendiği Kalipso'nun Türkiye'de kralı oldu

Metin Ersoy'un 1970'te yaptığı 'O gemide ah ben de olsaydım/ Açık denizlere yol alsaydım' adlı şarkıyı bugün bile bilmeyen yoktur. Metin Ersoy, o yıllarda herkesin yaptığı müzikten farklı olarak Karayip Adaları'nın halk müziği olan kalipso tarzı söyledi. Bu müzik onu; çıktığı topraklardan kilometrelerce uzakta 'Kalipso Kralı' yaptı. Metin Ersoy 79 yıllık hayatını anlattı

21 Nisan 2013, Pazar 05:00
A A

Babam koyu bir Vefa Spor taraftarıydı, Vefa Kulübü’nün içinde doğdum. Aynı zamanda Türkiye’nin en iyi saat tamircisiydi. Bütün spor alemi onun ufacık dükkanının içindeydi. Galatasaylı Gündüz Baba, Beşiktaşlı Baba Hakkı, Vefa’nın efsane kaptanı Kör Galip, Galatasaraylı Bülent-Reha Eken kardeşler, dönemin ünlü hakemleri Sulhi Garan, Şazi Tezcan hep babamın dükkanındaydı.

Transferler o dükkanda konuşulurdu. Ben de 1951-52’de bir sene Galatasaray’da futbol oynadım. Bir maçta üzerime kaleci düşünce kolum çıktı. 1961’de Prof. Dr. Ali Uras ameliyat etti, ama bir daha futbol oynamadım. Ben ilkokulu bitirirken babam bir Rum kadınla tanışmıştı, bir gün onda bir gün bizde kalmaya başlamıştı.

Sonra evi terketti, beni hayata sıfırdan başlattı. Gençliğimde annemin mutsuzluğunu yaşadım...



“Beyoğlu’nda yürürken film teklifi alırdım”
1948’de 14 yaşındaydım. Aklım müzik ve tiyatrodaydı. Okulda lakabım ‘Bolero Metin’di. İmtihan günleri sınıf mümessili, “Hocam, Metin’in küçük bir gösterisi var; 5 dakika yapsın, sonra imtihan edin” der, hoca da; “Peki hadi 5 dakika içinde hallet” diye izin verirdi.

Türkiye’den başlar, Yunanistan, İtalya, İspanya, Cebelitarık’ı geçer, Orleans, Brezilya’dan şarkılar söyler; böylece 45 dakikayı doldururdum, tabii zil çalardı. Bu şarkıları radyolardan öğreniyordum. Derslerin çoğu İngilizce olan Yeni Kolej’de okuduğum için yabancı şarkıları hemen öğreniyordum.

Sandalyeyi kapıp şarkıya uygun dans ederdim. Lise’de müzik hocam Zeynep Değirmencioğlu’nun (Ayşecik) babası Hamdi Değirmencioğlu idi. Aynı zamanda film muhitindeydi. Beni ‘Paprika Çingene’nin Aşkı’ filminde oynattı. Zeynep Değirmencioğlu da o filmde sepetteki bebekti.

O yıllarda hamama gider, sonra traş olur, en iyi elbisemi ütületip giyer, kravat takar öyle Beyoğlu’na çıkardım. Beyoğlu’nda yürürken film teklifi alırdım çünkü. 1953’te, sabah okula, öğleden sonra konservatuvara gidiyor, akşam da dans dersi veriyordum.

Bir ders 3 lira, 10 ders 30 lira. Evlerimizin bahçesinde partiler verir, komşularımızın kızlarıyla dans ederdik. Eskiden sinemalarda filmden önce konser olurdu. 1955’te ilk kez Şan Sineması’nda filmden önce sahnede şarkı söyledim.

“Kore Savaşı’nda tercümanlık yaptım”
1956’da İzmir’de askerliğimi yaparken İngilizce bildiğim için beni Kore Savaşı’na tercüman-teğmen olarak gönderdiler. Kore’ye gemiyle gittik; gidiş bir ay, dönüş bir ay sürdü. Gemide o yıllarda ünlü olan Johnny Guitar gibi şarkıları söyleyerek mürettebatı eğlendirirdim.

Kore’de de Amerikan birliklerine şarkı söylerdim. Amerikalılar beni Harry Belafonte’ye benzetti. Karayip müziğinin ünlü sesi Harry Belafonte, kalipso söylerdi. Müziğini dinledim, bayıldım. Türkiye’de kalipsoyu tanıtmayı kafama koydum. O coğrafya, oranın müziği beni hep çok çekti. Reenkarnasyon gibi bir şey varsa ben oralarda yaşadım herhalde...

Türkiye’ye dönünce ilk olarak havaalanında yolcu servisinde işe girdim. Bir hafta sonra da Göksel Arsoy girdi. Sonra ikimiz de bir hafta arayla işten kovulduk, çünkü benim aklım müzikte, onunki sinemadaydı! 1960 yılıydı; bir Türk hanımla evlenmiş ve Türkiye’ye yerleşmiş olan Frank adlı bir Amerikalı beni İlham Gencer’le tanıştırdı.

İlham Gencer’le sahneye çıkacaktım. Önce Ayten Alpman söyledi; sonra İlham Gencer, “Kore’den geldi yeni bir yetenek” diye beni tanıttı. Çıktım; Harry Belafonte’nin bir şarkısını söyledim; salon yıkıldı. İlham Gencer, “Hemen kontrat yapıyoruz” dedi. Gecede 50 lira alacağım, büyük para.

Ertesi gün 1960 İhtilali oldu; bütün gece kulüpleri, gazinolar kapandı. “Eyvah dedim gitti bizim gecede 50 lira”. Turizm Bankası’nın Kilyos Tesisleri, örfi idare sınırları dışındaydı. Tepebaşı’nda Kanuni Esasiye Kahvesi vardı, müzisyenler toplanırdı; oradan bir orkestra oluşturdum, Kilyos Tesisleri’nde çıktım.

Örfi idare kalkınca İlham Gencer’le çıktım ve ‘Kalipso Kralı’ ünvanını verdi bana.


“Titanik bile battı benim gemim hala gidiyor”
1970’de ‘O Gemide Ah Ben de Olsaydım’ı yaptım. Sene 2013, hala geçer akçe. Titanik battı, benim gemim batmadı. Şarkı, Atatürk’ün doktorlarından biri olan Mim Kemal Öke’nin oğlu Ali Öke’nin ‘Zaman Uçuyor’ şiirinden alındı. “Vakit yok gemi kalkıyor artık” onun şiirinin mısraı.

69’da bu şiiri şarkı yapmak için çalışmaya başladım. Ama bir türlü çarpıcı bir nakarat bulamıyorum. O sırada Gar ve Çakıl gazinolarında çalışıyordum, bir Afrika şovu yapıyorum. Sahnede perdeden perdeye uçarken düştüm, kafamı demirlere vurdum. Gureba Hastanesi’nde yattım bir gün. Ertesi gün eve getirdiler. Kafaya bir şey yemek lazımmış; “O gemide ah ben de olsaydım, açık denizlere yol alsaydım” nakaratı geldi.


“Kalipso Kralı mı; nerede o ülke?”
Adapazarı’nda sahneye çıkmıştım; aynı saatlerde de radyoda banttan yayın var; İlham Gencer, “Şimdi Metin Ersoy söylüyor” diye anons yapıyor. Bir adam sahneye çıktığım yeri bastı, “Sizi kandırıyor, bu adam Metin Ersoy değil, gerçek Metin Ersoy şu anda radyoda şarkı söylüyor” diye.

Ne günler yaşadık! Yıllar önce çıkan koluma Prof. Dr. Ali Uras Çapa’da bir ameliyat daha yapacaktı. Hastanede büyük ilgi var, hemşireler ben uyurken saçımdan bir tutam kesip hatıra olarak defter arasında saklıyorlar.

Hastane, “Kalipso Kralı gelmiş” diye çalkalanıyor. Bir doktor merak edip Ali Uras’a soruyor; “Bu Kalipso devleti nerede?” diye. Kalipso, Karayip müziğidir, hiç oralara gitmedim. Ama kalipso söyleyen müzisyenlerle çalıştım. Bir karşılaşmamızda Harry Belafonte’ye boynumdaki altın madalyonu çıkarıp takmıştım.

Ertesi gün yanıma gelip “Bu madalyon çok pahalıymış, bunu sana geri vermek istiyorum” demişti.

“O madalyon senin” deyip ısrarına rağmen geri almadım.

“Bir kere evlenirim diye yemin ettim”

Babam evi terkettiği için, “Ben bir kere evleneceğim” diye yemin etmiştim. 1967 yılıydı; Lunapark’ta hanımlar matinesinde ben sahnede kalipso söylerken, 3-4 kız da masanın üstüne çıkmış oynuyordu. Baktım, bir tanesi biblo gibiydi.

Sahne amirine “O kızı çağır gelsin, plak vereceğim” dedim. Geldi, adı Tülin; plak imzaladım, “Gene gel, oturalım bir çay içelim” dedim. “Olur” dedi; yine geldi. Bu kez Bakırköy’deki Ömür’e gittik, yoğurt yedik.

10 sene kıskançlık, aşk, kavga, sevgi ile geçti. 1977’de 43 yaşında imzayı attım. O yılın sonunda oğlum Emir (35) doğdu. Bir yıl sonra da kızım Tuğçe (34) oldu.

Kızım Tuğçe, Sakarya Fırat dizisinde oynuyor. Damadım Makedonyalı, Türk vatandaşı oldu. Emir’in doğduğu gün eve piyano almıştım; şimdi o da Küba müziği yapıyor. Tıpkı babası gibi...

(14.04.2013 tarihli Posta Karnaval ekinden alınmıştır.)

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.